• Anasayfa
  • Favorilere Ekle

Kızılcahamam - Yabanabad - Anadolu

Kasımlar Köyü

Bu sayfada üyelere özel yazılar bulunuyor. üye girişi yaparak bu yazıları görüntüleyebilirsiniz.

Burayı tıklayarak üye girişi yapabilirsiniz.
Burayı tıklayarak üye olabilirsiniz.

Sn. Yetkililer,

Çıtak kelimesi Rumeli ve Trakya'da bir grup, bir boy ismi gibi geçmektedir. Özellikle Deliorman, Bulgaristan  bağlantılı olarak ve Makedonya'dan gelen Trakyalılar olarak webte değinmelere rastlayabilirsiniz.

Ama tam tarihçe çıkartabilmek zor. Bu belirttiğim yerlerin daha batısıyla bağlantılı  Çıtak kelimesine hiç rastlamadım ve duymadım.


Yani Balkanlarda Türkçe konuşanların olduğu bölgelerde rastlıyorum hep.

Bulgaristan ve ona  yakın Doğu Makedonya civarlarında. Ki Selaniğin de üst tarafları olur.

Bu da Osmanlıyla veya daha öncesinde Balkanlara yerleşmiş bir Türk boyundan gelenler olduklarına bir ipucu olabilir.Yani yok elbise, yok bahçe çitlerini ak boyadıklarından falan değil düpedüz bir boy, grup ismi

24 Oğuz boyu arasında geçse de geçmese de. Çünkü onlardan ayrı veya daha geç bir dönemde isimlendirilmiş olabilirler.

Ama Batı Trakya'da ve Doğu Makedonya'da ovada yaşayan Türkler olarak söylenmesi de yaygın.Belki daha eski dönemlerde oralara yerleşmişler  ve ovalarda tarım ağırlıklı yaşıyorlar. Ve Yörükler daha sonra o noktalara gelenler -getirilenler ve hayvancılık ağırlıklı... Ama hep içiçeler. Mesela Annem Ustrumcanın yörük köylerinden. Ustrumcadan çoğu aile böyle.

Yörük kelimesi çok daha sık kullanılır Türklerce de Makedonlarca da. Yurüklük bölgesi falan da derler. Ustrumca'dan Radoviş'ê  doğru olan köylere ve güneyde de Doyran'a doğru.

Ama ÇITAK kelimesin yaşı 60 yaş üzerinde olanlar ve çok daha yaşlılar. Bir de benim gibi kulağı dikkatli olanlar!

Saygılarımla,

Derya Sünnetçi

Saygılarımla


1 Yorum - Yorum Yaz

 




0 Yorum - Yorum Yaz
Kurban kesmenin fazileti

SUAL
:
Kurban kesmenin önemi nedir?

CEVAP;
Kurban nisabına malik olanın, zaruretsiz kurban kesmemesi günah olur. Kurban kesmesi vacibken, içindekilerin kurban kesmediği
ev inleyerek, sahibine beddua edip, (Kurban kesmediğin gibi Cenab-ı Allah sana iyilik yapmayı nasip etmesin!) der. O ev, o yıl belalara düçar kalır. Kurban kesenin evi ise, memnun olur, sahibine hayır dua eder. Bu bakımdan kurban kesmeyi bir nimet bilmeli! Kurban kesen Müslüman, kendini Cehennemden azat etmiş olur. Hadis-i şeriflerde buyuruldu ki:

(Cimrilerin en kötüsü [vacib olduğu hâlde] kurban kesmeyendir.) [S. Ebediyye]

(Hâli vakti yerinde olup da kurban kesmeyen, namaz kıldığımız yere gelmesin!) [Hâkim]

(Kurbanın postunun her kılına ve her parçasına bir sevab vardır.) [Hakim]

(Kurbanlarınız semiz olsun. Onlar Sıratta bineklerinizdir.) [Zâd-ül mukvin]

(Kurbanın derisindeki her tüy sayısınca size sevab vardır. Kanının her damlası kadar mükâfat vardır. O sizin mizanınıza konacaktır. Müjdeler olsun!) [İbni Mace]

(Kurbanlarınızı gönül hoşluğuyla kesin! Çünkü hiçbir Müslüman yoktur ki, kurbanını kıbleye döndürüp kessin de, bunun kanı, boynuzu, yünü, her şeyi kıyamette kendi mizanına konan sevabı olmasın!) [Deylemi]

(Sevab umarak kurban kesen, Cehennemden korunur.) [Taberani]

(Kurban bayramında yapılan amellerden Allahü teâlâ katında kurban kesmekten daha kıymetlisi yoktur. Daha kanı yere düşmeden Allahü teâlâ, onu muhafaza eder. Onunla nefsinizi tezkiye edin, onu seve seve kesin!) [Tirmizi]

(Kurbanların en hayırlısı boynuzlu koçtur.) [İbni Mace]

(Ya Fatıma, kurbanının yanına git! Kesilirken orada bulun! Kurbanının yere akacak ilk kan damlasıyla, geçmiş günahların affedilir.) [İ. Hibban]

(Kesilen kurban, Kıyamette, etiyle, kanıyla 70 kat büyüyerek mizana konur.) [İsfehani]



0 Yorum - Yorum Yaz
Doğumu ve Eğitimi

Hafız Ali Osman Atakul, Kızılcahamam İlçesi’nin Yukarı Kese köyünde, 1931 yılında dünyaya geldi. Dedesinin ismi Osman, babasının ismi Ali idi. Ona, her ikisinin ismini birlikte verdiler, “ismi Ali Osman” olsun dediler. Annesi aynı köy halkından Cevriye Hanımdır. Ali Osman Atakul’un babası Ali Efendi, yakın köy Çanlı köyünün köy bütçesinden maaşlı imam-hatibi idi. Daha sonra yakın köylerden Kavaközü köyünde de imam-hatiplik yaptı. Hafız Ali Osman Atakul, 1938 yılında köyünde üç sınıflı ilkokula başladı. Köy şartlarında geçimlerini hayvancılıkla sağlıyorlardı. Üç sınıflı ilkokulu bitince babası Ali Efendi “Ben bir rüya gördüm. Davarları-sığırları satacağım sizi hafızlığa başlatacağım” dedi. Ali Osman’ın ağabeyi ile Ali Osman’ı hafız yapmak üzere Çankırı’nın Çerkeş ilçesine götürdü. Hafız Ali Osman Atakul Çerkeş ilçesindeki eğitimini ve hocasını şöyle anlatıyor: - Çerkeş’de babamın bir asker arkadaşı varmış. Babam o arkadaşı ile 11 yıl askerlik yapmış. Arkadaşı ile kardeş gibi olmuşlar. Bizi arkadaşına emanet etti. Biz Çerkeş Merkez Camii imam-hatibi Abbas Efendi’de hafızlık yapmaya başladık. Onda 10 sayfaya kadar hafızlığımı tamamladım. Hafızlığa çalıştığımız yer resmi bir Kur’an kursu değildi. Pek disiplinli bir yer değildi. Bu nedenle hafızlığı orada tamamlayamadım, köyüme döndüm. Köyümde Hafız Mehmet Altundal da öğrenci okutuyordu. O babamın arkadaşı idi. Beni babamın hatırına hıfza çalıştırmayı kabul etti. Ben hafızlığımı 4 senede bitirdim. Aynı yıl beş sınıflı ilkokulu da tamamladım. 1945 senesi mayıs ayında köyümde hafızlık cemiyetim yapıldı.   Gürcü köyünden Hafız Necip Efendi vardı. İstanbul’da yüksek öğrenim görmüş bir alimdi. Kur’an’ı Kerim okumada eşi az bulunan bir kimse idi. Benim hafızlık cemiyetime de geldi. Merasimin son duasını da o yaptı.  

Yukarıkese Köylü Deli İmam’la İlgili Hatıraları  

Yukarıkese köylü “Deli İmam”, Kızılcahamam yöresinde efsane olmuş bir kişiliktir. Bu kişi (veya kişiler) hakkında Ali Osman Atakul’un orijinal bilgilere sahip olduğu anlaşılmıştır. O kendi ailesi ile de yakınlığı olan bu kişileri şöyle anlatıyor:  

- Kızılcahamam’ın bütün köylerinde bilinen Kese Köylü “Deli İmam” bir değil, iki kişidir. İki kardeştir. Büyüğünün ismi Mustafa, küçüğünün ismi Durmuş Efendi’dir. Her ikisi de vatani görevlerini yaparken yüzbaşı rütbesine kadar yükselmişler, yüzbaşı olarak emekli olmuşlardır. Ben büyüğünü fazla tanımıyorum. Kızılcahamam merkezinde bir “deli imam çeşmesi” var. O çeşmeyi büyük Mustafa Efendi yaptırmış. Her ikisinin bilinen ünleri “Kese köylü Deli İmam” olduğu için, halk bu çeşmeyi de Durmuş Efendi’nin yaptırdığını sanıyor. Bu ikisinin üçüncü bir kardeşleri daha vardır. İsmi Molla Halil’dir. Molla Halil benim öz dedemdir. Deli İmam Durmuş efendi’nin beyaz bir atı varmış. Bu atı ile Kızılcahamam, Çubuk ve Çerkeş’in köylerinde, köyden köye gezermiş. Zaman zamanda kendi köyüne gelirmiş. Nasrettin Hoca gibi şakalar yaparak konuştuğu için yöre halkı ona “Deli İmam” dermiş. Belki de “Veli İmam” dır. Çerkeş’te Hafız Abbas Efendi’de öğrenci olduğum zamanda bizim yanımıza geldi. 20-25 öğrenci idik. Hocamıza “Hafız Abbas Efendi, burada benim bir yeğenim var? dedi. Hocam da “hangisi o?” dedi. Beni gösterdi. Biz yanına yaklaşamadık, küçük olduğumuz için korkardık. Parmağı ile beni gösterdi. O günün parası ile bana bir lira verdi. O bir lira ile 9 kilo kuru üzüm aldım. “Yeğenim, bu üzümden her gün 40 tane yiyeceksin, senin zihnini açar” dedi. O günlerde Çerkeş’te büyük kuraklık vardı. Çerkeş halkı, Onu yağmur duasına götürdüler. İnsan, hayvan ne varsa kırda toplanmıştı. Çocukları ve kuzuları analarından ayırdı. Hepimiz yağmur duasını okuduk, öğle namazını kıldık. Kavurucu bir sıcak vardı. Deli İmam duaya başladı “Ey Yüce Allah’ım! Bu Çerkeş’liler akıllıları çağırmışlar yağmur yağdıramamışlar, şimdi de benim gibi bir deliyi çağırdılar. Beni şu Çerkeş’lilere utandırma, yağmurunu gönder” dedi. Gökyüzünde küçük bir yağmur izi yoktu. Birden şimşek çaktı. Pişirilen pilavları ve etleri yiyemeden gelen sağanak yağmurdan ayaklarımızı sıvayarak kaçtık. Hala o kazandaki bulgur pilavı burnumda tütüyor. Deli İmam Durmuş Efendi böyle bir kimseydi. Onun içten duası üzerine yağan yağmur eğer kerametse, bu kerameti ben şahsen gördüm. Şapka kanunu çıktıktan sonra, “şapka giymiyor” diye İstiklal Mahkemesi’ne çağırmışlar. Deli İmam’a mahkemede hakimler sormuşlar. “Hoca Efendi, sen kimsin, ne yaparsın?” demişler. O da “Ben ekerim, biçerim, okurum, üflerim” demiş. Hakimler “Ne okursun, bir hastamız var, hastamıza okuyuver bakalım” demişler. O da “Yok efendim, ben Kur’an’ı Kerim okurum” demiş. Hakimler “üflerim” diyorsun deyince, “Efendim ben Mevlevi tarikatına mensubum, güzel ney üflerim” demiş. (Deli İmam’ın babası da Galata Mevlevihanesi’nin ‘baş semazeni’ imiş, Padişah 4. Murat zamanında saray müezzinlerindenmiş.) Hakimler “Üfle bakalım neyini” deyince, neyini üflemeye başlamış. Hakimler ney çalışını çok beğenmişler. Yeniden sormuşlar “Sen şapkayı giymem” demişsin, “neden giymiyorsun?” Deli İmam “Efendim ben şu kasket denen şeyi giymem, çünkü melekler bu kenarsız kasketten düşerler diye giyemem” demiş. Ama şu kenarı geniş olanlar var ya (foteri göstererek) onları giyerim” demiş. Hakimler bir foter vererek, giymesini istemişler, o da giymiş. Böylece mahkemeden yakayı kurtarmış. Bu olaydan sonra da zaman zaman fötr şapka giymeye devam ederdi. Deli İmam, fötr şapkayı Mevlevi külahına benzetirdi. Boyun kaşkolunu foterin üstüne sarardı. Ancak il ve ilçelere giderken kaşkolu foterinin etrafından çıkarırdı. Köylüler, “Hoca Efendi, o foteri neden giydin?” diye sormuşlar. “Ben onu sünnet ettim” demiş. Foterin fitilini kesmiş ve onu İslami bir biçime soktuğunu söylemek istemiş. Deli İmam her hali ile nükteli, her hali ile şakacı idi, halkı davranışları ve sözleri ile güldürdü.  

Kur’an Eğitimi İçin İstanbul’a Gidişi 

Hafız Ali Osman Atakul, İstanbul’a gidişini de bir rastlantıya bağlı olarak çok canlı bir şekilde anlatıyor:  

- Bir gün babam bana “Oğlum, seni Çamlıdere’de Halil Okur hocaya götüreceğim” dedi. Bir köylüsünden 100 lira borç aldı. O parayı Çamlıdere’de harcamak üzere bana verecekti. Seyhamamı’na geldik. Yıl 1945 Haziran ayı idi. Cuma namazını kıldıktan sonra Çamlıdere’ye gideceğiz. Camiye girdik. İstanbul’dan Hafız Hasan Akkuş gelmiş, Kur’an’ı Kerim’den “İnsan Suresi”ni okuyordu. Oğulları Hayrunnas ve Osman ile birlikte gelmişlerdi. Hasan Akkuş Hoca, annesinin ölüm yıldönümü nedeniyle, oğulları ile birlikte köyüne gelmişlerdi. Annesinin Güvem köyüne yakın yol üzerinde kabri vardı. Bana da öğrencisi olduktan sonra “Oğlum, buradan geçerken mutlaka anneme oku” derdi. Ben de oradan geçerken, iner de okuyuverirdim. Şimdi kabrinin yerini bulamıyorum. O gün Hasan Akkuş Hoca Cuma namazını kıldırdı. Camiden çıktık. Gürcü Köyünün imamı Hafız Necip Okur “Hafız Ali Osman Efendi evladım merhaba” dedi. Ben de elini öptüm. Hafız Hasan Akkuş’u kastederek, “Oğlum, seni Hasan Efendi’ye teslim edelim” dedi. Ben de; “Biz babamla Çamlıdere’ye Hafız Halil Efendi’ye gidiyoruz” dedim. Necip Okur Hoca, “Şimdi Çamlıdere’yi bırak. Baban nerede? Ali molla nerede?” dedi. Ben de “merkebin yanında, yol için merkebi hazırlıyor” dedim. Necip Okur Hoca, bana “hemen acele babanı çağır” dedi. Babama gittim ve “Baba seni Hafız Necip Efendi istiyor” dedim. Babam “ne yapacakmış?” dedi. Ben de; “sanırım beni İstanbul’a gönderecekmiş” dedim. Babam bana kızarak; “senin yüzünden Çerkeş’lilerle uğraştım. Beş senede zor hafız yaptım. Bir de seninle İstanbul’da mı uğraşacağım? Senden adam mı olur? Bırak şimdi İstanbul’u” dedi. Ancak Necip Okur Hocanın yanına gelmeden edemedi. Hafız Necip Okur, babama “Ali Molla, Hafız Hasan Efendi’ye şimdi senin oğlanı vereceğiz” dedi. Bana karşı gelen babam, Hafız Necip Efendi’ye “olur hocam” dedi. Hafız Hasan Akkuş hocam bir semerci dükkanında, semerci ile konuşuyorlardı, gülüp, şakalaşıyorlardı. Onların yanına gittik. Hafız Necip Okur “Hasan Efendi, sana bir filiz getirdim” dedi. Hasan Akkuş “getirdin ama sesi nasıl?” dedi. Hafız Necip Efendi “Ankara’da birinci olur, ama Türkiye’yi bilmiyorum” dedi. Akkuş Hoca, “tamam o zaman” dedi. Babam Akkuş Hoca’nın elini öpmek istedi. Akkuş Hoca elini vermedi. Babama “maddi durumunuz nasıl?” dedi. Babam da “Hocam, buranın durumunu biliyorsunuz, üç arpalık tarlam var. Her yıl birini satar göndeririz” dedi. Önce beni İstanbul’a göndermek istemeyen babamda, beklenmedik bir değişiklik olmuştu. Ailesinin tek geçim kaynağı olan arpalık tarlalarını dahi satmayı göze alıyordu. Hasan Akkuş Hoca, “bırak şimdi arpalığı falan, cebine harçlık koyacak bir şeyler var mı?” dedi. Babam beni Çamlıdere’ye götürmek için ödünç aldığı 100 lirayı Akkuş Hoca’ya verdi. Hoca Efendi de “şimdi tamam” dedi ve “gelecek yıl ramazan ayı sonrasında ben bunu 600 lira olarak geri gönderirim” diye ekledi. Babam Hasan Akkuş Hoca’ya “Hocam sizden bir ricam olacak. Okutmanın dışında buna edep öğretmenizi de rica ediyorum. Galata köprüsünde insan gibi yürümesini öğrensin de öyle gelsin” dedi. Hafız Hasan Akkuş Hocam ve oğulları ile bizim yörede kaldıkları günlerde yaylalarda gezdik. Bizim okuyuşlarımızı ve sesimizi dinledi. Hafız Hüseyin Kılıç ile çam ağaçlarının üstüne çıkarak ezan okudular. Bana ”Temmuz ayının birinde Hüseyin Kılıç’la İstanbul’a gelin. Ben Samsun’a gidiyorum” dedi. Ben Hüseyin Kılıç’la Ankara’ya geldim. 1945 yılı Temmuz ayının 5’inde İstanbul’a gittik. Akkuş Hoca henüz dönmemişti. Nuruosmaniye Kur’an Kursu’nda Akkuş Hoca’mın yardımcıları Hafız Sırrı ve Hafız Bekir’den ders okumaya başladık.  

İstanbul’da Kur’an Eğitimi 

Hafız Ali Osman Atakul İstanbul’daki Kur’an öğrenimi anılarını da şöyle anlatıyor: 

- Hasan Akkuş Hoca birkaç gün sonra Samsun’dan İstanbul’a döndü. Beni okutmaya başladı. İstanbul’a geldiği günün akşamı beni yanına alarak Kayseri’li Kolsuz Mükremettin Efendi’nin oteline götürdü. Mükremettin Efendi’nin çalıştırdığı Mahmudiye Oteli’nde bazı öğrencilerini ücretsiz barındırıyordu. Akkuş Hoca otele varınca “Mükremettin Bey arslanım, kim geliyor? Akkuş geliyor. Sana bir okuyalım da, bir talebe daha barındır, onu otelde yatır” dedi. Mükremettin Efendi de: “Hocam başüstüne. Siz getirirsiniz de reddedilir mi?” karşılığını verdi. Önce bana bir Kur’an okuttu. Kendisi de Mükremettin Efendi’nin sağlığı, kazancının bereketli olması için dua etti. O otelde bir ay kadar ücret ödemeden kaldım, derslerime devam ettim. O yıl 22 Temmuz’da ramazan oluverdi. Ramazan boyunca Akkuş Hocamın delaleti ile MARPUÇCULAR CAMİİ’nde müezzinlik yaptım. Bayramdan sonra da Akkuş Hocamda Kur’an talimi derslerime devam ettim. Ben Kur’an talimi derslerine çok dikkatli idim. İlmi konularda pek yetenekli değildim. Eğer ilmi konularda da yatkın olsaydım, Rıza Çöllüoğlu gibi, Abdullah İşler Hocamız gibi dini ilimler alanında da başarılı olabilirdim. Ben dudak, gırtlak talimi, Kur’an okumada eda-sada vb. konulara önem veriyordum. Bütün dikkatimi bu konular üzerine yöneltmiştim. Ben, MARPUÇCULAR CAMİİ’nde müezzinlik görevi yaparken Hasan Akkuş Hoca, Esat GEREDE ve İstanbul’un ünlü Kur’an okuyucuları, Marpuçcular Camii’nde mukabele okudular. Ben onları sürekli ve dikkatle dinledim. Kendilerinden Kur’an okuma usulleri bakımından çok yararlandım. Akkuş Hocam’la Ayasofya Camii imamı ünlü Hafız İdris Efendi, Perşembe günleri YENİCAMİ’de mukabele okurlardı. Mukabele okurken kendilerini dinleyen öğrencilere de bir tür eğitim verirlerdi. Öğrenciler mahreç ve dudak talimlerini öğrensinler diye öğrencilere talim dersi verir gibi okurlardı. Ben İdris Efendi’nin okuduğu mukabeleleri, Temmuz ayından Kasım ayına kadar dinledim. Ondan da çok yararlandım. Bir taraftan Akkuş Hocamdan düzenli dersler alırken, bir taraftan da İstanbul’un ünlü Kur’an okuyucularını dikkatle dinleyerek Kur’an okumadaki yeteneklerimi geliştirdim. Hafız Ali Osman ATAKUL, İstanbul’da ikibuçuk yıl kadar kaldı. Bu süre içinde ciddi bir akciğer hastalığı da geçirdi. Hastalığını şöyle anlatıyor:  

- Hasan Akkuş Hocam İstanbul’da eğitimimi sürdürürken, Marpuçcular esnafına benim için bir yatak yaptırdı. Evinin giriş katındaki boş bir odada yatıp-kalkmamı, evin bazı çarşı-Pazar işlerini de benim karşılamamı uygun gördü. Böylece Hocamın evinde yatıp-kalkmaya, evin çarşı-Pazar ihtiyaçlarını da karşılamaya başladım. Sabah namazına kalkınca Hocamla beraber, Sabah namazına Nuruosmaniye Camii’ne de birlikte gidip-geliyordum. Bir gün Çemberlitaş Hamamında banyo yaptım. Hava yumuşaktı. Beyazıt’a kadar yürüdüm. Mevsim Mart ayı idi. O gün akciğer hastalığına yakalanmışım. Ertesi gün sabahleyin nefes alamıyordum. Hasan Akkuş hocam doktor getirdi. Doktor muayeneden sonra ilaçlar verdi. “Akciğer hastası olmuş. Gıdasına iyi bakın, en az on kilo alması lazım.” dedi. Hocamın hanımı bana 25 gün baktı. Ben “Hocam, ben herhalde öleceğim, beni hastaneye kaldırın.” dedim. Hocam ne demek istedi anlayamadım, ama “senin zekatın verildi.” diyerek ağladı ve benim tedavimi evinde sürdürdü. Hastalığın yıpratıcı günlerinde rüyalar görmeye başladım. Evimizin çatısıyanıyordu. Öküzümüzün biri yüksek bir yerden aşağı atlıyordu. Meğer o günlerde babam ölmüş. Hocam Hasan Akkuş’a bir mektup yazmışlar. Mektupta “Ali Osman’ın babası öldü. Onun artık babası da, anası da sensin. Babasının vasiyeti var, Kur’an eğitimini tamamlayıncaya kadar senin yanında kalacak” diye yazmışlar. Babam hastalanınca, köy komşuları babama “oğlunu getirtelim mi?” demişler. Babam “hayır getirtmeyin, o orada Kur’an eğitimini tamamlamadan gelmesin, bir daha gidemez.” demiş. Meğer Hocam Hafız Hasan Akkuş’un “senin zekatın verildi.” diyerek ağlamasının sebebi babamın öldüğü bilgisini almış olması imiş. Ben “Hocam ben sizin evi rahatsız etmeyeyim, hastanede öleyim.” deyince, Akkuş Hoca duygulanmış ve ağlamış. Köye Dönüş Hafız Ali Osman Atakul, 1947 yılı Ramazan ayında da Hocası Hafız Hasan Akkuş’un uygun görmesi ile İstanbul’un zengin ailelerinden DİLBERZADELER’in evinde Ramazan boyunca mukabele okudu. Biraz parası da olmuştu. Köyüne izinli gidecekti. Köy için uygun hediyeler aldı. Akkuş Hoca’dan izin alıp ayrılırken, Hocası ona “Oğlum, köye varınca Ayşe kıza, Fatma kıza takılma. Eğer bir acı haber alırsan, hiç kafana takma. Hemen dön. İstanbul’da tüm maddi ihtiyaçlarını karşılamak bana ait.” dedi. Babasının ölümünü haber vermedi. Babasının ölümünü köye dönünce öğrendi. Köye dönünce babasının alacaklıları, alacaklarını istemeye başladılar. Babasının tüm borçlarını ödedi. Hocası Mehmet ALTUNDAL da vefat etmişti. Onun ölümüne de çok üzüldü. 

Görevleri ve Kur’an Öğretimine Hizmetleri  Hafız Ali Osman Atakul, meslek hayatına İstanbul’da Kur’an eğitimine devam ederken cami cemaatinden ücretli olarak Marpuçcular Camii müezzini olarak başladı. Hocası Hafız Hasan Akkuş Onu maddi yönden korumak için bu görevi almasını sağlamıştı. Bu görevi alışını şöyle anlatıyor: 
 

- Mısır Çarşısı’nın yakınında bulunan Marpuçcular Camii İstanbul’un ünlü zenginlerinden Halil Karaca ve bir kısım esnaf tarafından tamir ettirilmiş. Ramazan yaklaşmış, caminin imamı 80, müezzini 70 yaşında yaşlı kimseler. Cemaati tatmin edemiyorlar. Camii tamir edenler imamlığa İstanbul’un ünlü vaizlerinden Küçük Cemal Efendi’yi uygun görmüşler. Halil Karaca Akkuş’un dostudur. Ondan camiye bir müezzin istiyor. Nuruosmaniye Camii kursunda eğitime başladığım günlerden itibaren fırsat buldukça ve camii müezzinleri izin verdikçe Nuruosmaniye Camii’nde vakit ezanları okuyordum. Bu arada kursun kıdemlilerinden Hafız Saim’den de ezan okuma öğrenimi alıyordum. O bana “Ali Osman, sesinin iyi duyulması için sesini minareden aşağı doğru vereceksin” demişti. Bir gün Nuruosmaniye’de yatsı ezanı okudum. Akkuş Hocam duymuş, ezanımı beğenmiş. O ezan benim Marpuçculara Müezzin olmama sebep oldu. Bir gün Hasan Akkuş Hocam beni Marpuçcular Camii’ne götürdü. Cemaat namaz için abdest alıyordu. Ezan vakti geldi, ben ezana başladım. “TANRI ULUDUR, TANRI ULUDUR” dedikten sonra sesimi duyan çevre esnafı, seyyar satıcılar durdu. Başlarını kaldırıp minareye bakıyorlardı. Ezanı vakitsiz mi okuyorum diye korktum. Çevredeki fabrikaların pencerelerinden işçi hanımlar da minareye bakmaya başladılar. Ezan okumamı beğenmişlerdi. Namazda müezzinliği de ben yaptım. Müezzinlikteki becerimi çok yeterli bulmamışlar. Halil Karaca, “müezzinliği ezan okuması gibi değil” dedi. Hasan Akkuş Hocam “sen onu bir ay sonra gör” diye karşılık verdi. Halil Karaca’nın yazıhanesine gittik. Halil Karaca ve Akkuş Hoca bana verilecek ücreti konuştular. Ben İstanbul’a eski körüklü pantolonla gitmiştim. Hasan Akkuş Hoca, Halil Karaca’ya “bunun kılığını düzeltin. Böyle müezzin olmaz” dedi. Hemen terzi çağırdılar, ölçümü aldırdılar. Birde ayakkabı aldılar. Hasan Akkuş ve Esat Gerede’yi dinleye dinleye ramazan sonunda Halil Karaca ve Marpuçcular Camii cemaatinin tam beğenisini kazanan bir müezzin oldum. Bayram sonrasında Marpuçcular Camii’ndeki görevime gitmemeye başladım. Görevimin ramazan ayı ile sınırlı olduğunu sanıyordum. Bir gün Hasan Akkuş Hocam “Halil Karaca’lar ne yapıyorlar?” dedi. Ben de “bilmiyorum efendim” dedim. Hocam “Oğlum sen müezzinlik görevine devam etmiyor musun?” dedi. Ben de: “Hocam, ramazan bitti, ben de gitmiyorum” dedim. Akkuş hocam “Oğlum sen orada devamlı müezzinsin” dedi. Meğer ben orada sürekli müezzinlik yapacakmışım. Hocam bana “git görevine devam et” dedi. Yeniden göreve başladım. O camide bir yıl süre ile müezzinlik yaptım. Hafız Ali Osman Atakul, 1947 yılı sonlarında köyüne döndükten sonra 6 ay kadar halk tarafından ücreti ödenmek üzere Kızılcahamam Merkez Camii’nde müezzinlik yaptı. O yıl Kızılcahamam’da meslektaşı Hafız Ali Güran ile tanıştı. 1948 yılı ramazan ayında Ankara’ya mukabele okumaya gitti. Hacı Bayram, Zincirli, Kurtuluş Camilerinde mukabeleler okudu. Yaşı küçük yazıldığı için resmi bir görev alamadı. Ankara’nın Kayaş semtinde KIBRIS KÖYÜ diye bilinen bir köyde hafız yetiştiriliyordu. Hocaları vatani görevini yapmaya gitmişti, öğrenciler hocasız kalmıştı. Ali Osman Atakul, buradaki öğrencileri okutmak için ücreti halk tarafından ödenmek üzere Kur’an öğreticisi oldu. 1950 yılına kadar burada görev yaptı. 10-15 kadar hafız yetiştirdi. Bu görevi sırasında arkadaşı Hafız Ali Güran ile de sık sık görüşüyordu. Bu görüşmelerle ilgili olarak şunları söylüyor: 

- Rahmetli Hafız Ali Güran ile sık sık görüşüyordum. Onu görmeden edemezdim. Onu ziyaret eder, ondan gıdamı alırdım.
  Hafız Ali Osman Atakul, 1951 yılında İsmetpaşa Uzunyol Camii imam-hatipliğine bizzat Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi AKSEKİ’nin özel emri ile Ankara Altındağ İbadullah Camii imam-hatibi olarak atandı ve İsmetpaşa Uzunyol Camii imam-hatipliğinde görevlendirildi. 1954 yılında vatani görevini yapmak üzere bir süre bu görevden ayrıldı. Uzunyol Camii imam-hatibi iken, Kıbrısköy’de hıfzını bitiremeyen bir kısım öğrencileri ile yeni öğrencileri kendisine gelip ders alıyordu. Camii müezzini “öğrenciler camiyi karıştırıyorlar, kirletiyorlar” diye şikayet etti. Yaptığı öğreticilik resmi değildi. Bu şikayet üzerine arkadaşı ve meslektaşı Hafız Ali Güran “yaşı uygun olan öğrencilerin isimlerini, doğum tarihlerini bir liste halinde yaz, Ankara Müftülüğü’ne müracaat et, fahri Kur’an öğreticiliği iste” dedi. Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun makamına çağrıldı. Hayırlıoğlu ona “sen kaçak Kur’an okutuyormuşsun” dedi. Ali Osman Atakul da “Efendim, ben imamlık görevimden önce Kıbrısköy’de talebe okutuyordum, hafız yetiştiriyordum. Hafızlığı yarım kalanlar oldu. Bana gelenlerin hıfzını tamamlattırmaya çalışıyorum” cevabını verdi. Hayırlıoğlu “Neden izin almıyorsun?” deyince, Ali Osman Atakul “izin verirseniz talebeleri okutayım” dedi. Bunun üzerine Başkan Hayırlıoğlu, Ali Osman Atakul’a bir aşrı şerif okuttu. Ağladı ve sakalından aşağı gözyaşları aktı. Kur’an’ı Kerim okuma bittikten sonraki gelişmeleri de Ali Osman Atakul şöyle anlatıyor:  - Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu güzel Kur’an okumaya aşık bir insandı. Benim okumam bittikten sonra, başkanlık merkezindeki müdürleri makamına çağırdı. Beni göstererek “bu genci tanıyor musunuz?” dedi. Bana dönerek “Oğlum, ‘AFERİN’ var ya bizim yörede ‘Eferim’ derler” dedi. “Osmanlı işi. Ben de sana Kur’an okuyuşun için ‘Eferim’ diyorum” dedi. Nerede ve kimlerde okuduğumu sordu. Özlük işleri müdürüne “Bu hafıza 150 liralık bir Kur’an öğreticiliği kadrosu vererek, Kur’an öğreticiliğine tayin edelim” diye emir verdi. Bana da “Kur’an kursu tabelasını hemen bugün yaptırt. Camiye gidince Kur’an Kursu tabelasını astırt” dedi. 125 liralık Kur’an öğreticiliği kadrosuna atandım. Böylelikle maaşlı Kur’an kursu öğreticisi oldum. Cami müezzininin şikayeti benim için yüce Allah’ın lütfu ile böyle hayırlı bir sonuç getirdi. Hafız Ali Osman Atakul, 7.8.1956 tarihinde Altındağ Balaban Camii Kur’an Öğreticisi olarak atandı. Bu görevi sırasında isteyenlere hafızlık yaptırdı. İsteyenlere talim dersleri verdi, tecvit dersleri okuttu. Güzel Kur’an okuyuşu ve özellikle Kur’an harflerinin çıkış yerlerini göstermekteki üstün becerisi ile öğrencilerini kendine bağladı. Çok sayıda öğrenciye diploma verdi. Bir kısım öğrencileri için 1953 yılında Hacı Bayram Camiinde Ankara halkının büyük bir topluluk halinde katılımı ile coşkulu bir hafızlık merasimi gerçekleştirdi. Ben de bu merasimde diploma alan öğrencileri arasında idim. Hafız Ali Osman Atakul, daha sonraki yıllarda da öğrencilerini okutmayı sürdürdü. Ankara’nın merkezi bir yerinde bulunan GENEGİ MESCİDİ’nde toplanan çeşitli eğitim düzeyindeki öğrencilerine Kur’an’ı Kerim’i güzel okuma kuralları okutmaya, tecvit dersleri vermeye devam ettim. Hafız Ali Osman Atakul vatani görevini tamamladıktan sonra Ankara Müftülüğünde Cami Görevlileri Kontrol Memuru olmak istedi. Bu isteğini arz için Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun makamına çıktı. Hayırlıoğlu, “Oğlum Ali Osman, iki tane Kızılcahamam’lı kontrol memuru olmaz. Sana istediğin camide imamlık ve Kur’an öğreticiliği vereceğim. Fakat kesin olarak kontrol memuru olacağım dersen, isteğini geri çevirmeyeceğim. Seni kontrol memuru tayin edeceğim. Şimdi git, düşün, kararını ver” dedi.   Konuyu annesine danıştı. Annesinin “Oğlum sen Diyanet İşleri Başkanı’ndan iyi mi bilirsin” O ‘Odacı ol’ derse, odacı ol; ‘müezzin ol’ derse müezzin ol. Başka ne diyorsa, sen onu yap” demesi üzerine, Ankara’nın çok önemli entellektüel muhitinin camii olan Maltepe Camii’ne 10.02.1960 tarihinde imamhatip olarak atandı. O sıralarda Başkan Hayırlıoğlu da Maltepe Camii’ne yakın bir sokakta oturuyordu. Maltepe Camii’nin cemaatindendi.

Hafız Ali Osman Atakul, Maltepe Camii imamı iken bir anısını şöyle anlatıyor:  

 - Ben namaz kıldırırken, cemaatim arasında bir hafız olursa, her nedense ürkerim. Bu nedenle de namazda yanlış okurum. Ali Güran Hoca, DEMİR HAFIZ’ın öğrencisi. O Kur’an’ı Kerim’i ‘FATİHA SURESİ’gibi okur. Başkan Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, cemaat arasında olursa ben bazen yanlış okuyorum. (Hafız Ali Osman ile Başkan Hayırlıoğlu arasında sevgi ve saygı ilişkisi vardır.) Bir gün Başkan Bey’e “siz neden hep Maltepe Camii’ne geliyorsunuz?” dedim. Bana “Ben Başkanım, istediğim yere giderim” dedi. Ben de “siz gelince ben namazda okuduğum ayetlerde yanlış yapıyorum? dedim. Hayırlıoğlu bana “ben Başkanım. Ancak, burada Başkansensin. Hepimizin önüne geçip namazı sen kıldırıyorsun. Sen istesen de istemesen de ben buraya geleceğim. Sen istersen yanlış oku, ben yine de seni dinlemek istiyorum. Ama sen de ben geldim diye korkma. Rahat ol? dedi. Hafız Ali Osman Atakul, Maltepe Camii’nde kısa bir süre imamlık yaptı. Evi Maltepe Camii’ne uzaktı. Zaman zaman görevi aksatıyordu. Bu nedenle Maltepe Camii imam-hatipliğinden ayrıldı. Ankara Yenimahalle Çavuşoğlu Camii İmam-Hatipliği (35.10.1960), aynı ilçe Aslantepe Camii İmam-Hatipliği (01.06.1963) ve Hacı Baki Camii İmam-Hatipliği (6.6.1966) yaptı. Bir ara sesinde meydana gelen kısıklık nedeni ile son görevi Yenimahalle Müftülüğü Cami Görevlileri Kontrol Memurluğu idi. Bu görevi aralıksız 4 yıl sürdürdü. Önceki yıllardaki okuyuşlarına Ankara halkı sürekli özlem duydu. Kontrol memurluğuna atanmasının nedeni de ses rahatsızlığı idi. Fakat Yüce Allah’ın lütfu ile ses rahatsızlığı bir süre sonra geçti. Eski günlerine geri döndü. Yenimahalle Hacı Baki Camii İmam-Hatipliğine atanarak fiili meslek hizmetine yeniden başladı. Bu görevinde iken, 1977 yılında maddi nedenlerle emekli oldu (1.4.1977). Hafız Ali Osman Atakul, emekli olduktan sonra da Kur’an öğretimi hizmetlerine son vermedi. İsteyenleri her zaman ve her ortamda okuttu. İlerlemiş yaşına rağmen halen son görev yeri olan Yenimahalle Hacı Baki Camiinde Caminin imam-hatibi başta olmak üzere güzel sesli ve usulüne uygun Kur’an okumayı öğrenmek için kendisine başvuran kimseleri okutmayı sürdürüyor. Allah kendisine sağlık ve uzun ömür versin de, Yüce Allah’ın sözü Kur’an’ı Kerim’i güzel okumayı öğrencilerine öğretmeye devam etsin.

Hafız Arif Mehmet Özdemir, Hocası Ali Osman Atakul için şunları söylüyor: 

 - Dayım Hafız Ali Güran, beni ve Kemal Güran’ı yaz aylarında Kur’an talimi ve tecvit okumak için Ali Osman Atakul’a gönderirdi. Bizi kendisi de uzman olmasına rağmen, kendisi okutmazdı, işi de buna uygun değildi. Yüce Allah kimi insana öğreticilik özelliği veriyor. Sesi güzel ve Kur’an’ı Kerim okuyuşu da çok güzel. Ali Osman Atakul, 80 yaşına yaklaşmış olmasına karşın hala Kur’an öğreticiliğini sürdürüyor.  
 

Ankara Radyosunda İlk Kez Canlı Yayında Kur’an’ı Kerim Okuyuşu 

Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki, güzel Kur’an’ı Kerim okuyan hafızları sever, korur ve onlara değer verirdi. Hafız Ali Osman Atakul da Onun sevdiği, koruduğu, değer verdiği hafızların en başında idi. Henüz Diyanet İşleri Başkanlığı’nda resmi görevi olmadığı günlerde dahi, Ona “Oğlum Ali Osman, Cuma günleri Cuma namazından önce benim makamıma geleceksin, makamda bana Kur’an okuyacaksın. Ondan sonra ben hangi camiye gidersem, birlikte o camiye gideceğiz” derdi. 1950 yılında DEMOKRAT PARTİ’nin iktidara gelmesinden sonra dini ortamda meydana gelen rahatlama sonrasında o yılın ramazan ayında ilk defa Ankara Radyosunda dini yayınlar başlatıldı. Canlı olarak Kur’an’ı Kerim okutulması ve dini sohbetler yapılması başlatıldı. Özel radyoların, televizyon kanallarının olmadığı o yıllarda Ankara Radyosu adeta Türkiye’nin tek sesi idi. Türk halkının tek haber kaynağı da Ankara Radyosu idi. Bu nedenle Ankara Radyosundan yapılacak dini bir yayının önemi büyüktü. Özellikle ramazan ayında, iftar öncesinde yapılacak bir dini yayın bütün Türkiye halkının ilgi odağı olabilirdi. Ankara Radyosunda, ramazan ayında başlatılan canlı yayında ilk kez Kur’an okuma onuru Hafız Ali Osman Atakul’a nasip oldu. Kendisi bu olayın nasıl gerçekleştiğini şöyle anlatıyor: 

 - 1950 yılı ramazan ayının ilk günleri idi. Ali Güran Hocamız ile birlikte Ankara camilerinde mukabele okuyorduk. Bir gün “Diyanet işleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki sizi istiyor” haberi geldi. Hafız Ahmet Köksal, Ali Güran ve ben Başkanın huzuruna çıktık. Üçümüze de birer Kur’an’ı Kerim okuttu. Makamdan ayrıldık. Daha sonra Ali Güran hocamla beni yeniden çağırdı. Başkan Bey ile birlikte Ankara Radyosuna gittik. Başkan Bey ile Ankara radyosu müdürü de yanımızda olarak ses alma stüdyosuna girdik. İkişer sahife Kur’an’ı Kerim okuduk. Her ikimizin okuyuşları da başarılı bulundu. İlk gün ben okudum, ikinci gün Ali Güran Hocam okudu. Sıra ile Ramazan ayı boyunca Ali Güran hocamla birlikte canlı yayında birer gün ara ile Kur’an okuduk. Radyoda ilk Kur’an okuyacağım gün, Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan bir görevli bana gelerek “Başkan Hamdi Akseki seni evine iftara bekliyor” dedi. İftara Başkan Bey’in evine gittim. Ankara’nın zenginleri, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın yüksek seviyeli memurları, büyük hocaları hepsi orada idi. Ahmet Hamdi Akseki radyoyu açtı. İftara 10 dakika vardı. Radyodan “Aziz dinleyiciler, şimdi Hafız Ali Osman Atakul’dan Kur’an’ı Kerim dinleyeceksiniz. İSRA SURESİ’ni okuyacak” anonsu yapıldı. Okuyuşum hep birlikte dinlendi. Orada bulunan büyük hocaların bir kısmı beni tanımıyordu. “Kim bu?” diye soranlar oldu. Ahmet Hamdi Akseki, “yanınızda oturan şu çömez” diyerek beni onlara tanıttı. Okuyuşum ile ilgili hepsinin değerlendirmesini istedi. Bazıları “pek iyi”, bazıları da “yıldızlı pekiyi” notları verdiler. O akşam teravih namazını da cemaate ben kıldırdım. Başkan Akseki, kıldırdığım teravih için de büyük hocaların kanaatlerini sordu. Müşavere ve Dini Eserler İnceleme Kurulu Başkanı büyük alim Hasan Fehmi Başoğlu “onun cevabını Kütüphane Müdürü Şükrü Bey versin” dedi. Şükrü Bey, “teravih namazı tesbih sayar gibi ŞIKIR-ŞIKIR çok güzel oldu” dedi. Hasan Fehmi Hoca”da “güzel oldu” dedi. Bu hatıramın benim üzerimde çok büyük etkisi oldu. Büyük âlim, Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki’nin evinde, Diyanet İşleri Başkanlığının büyük hocaları önünde cübbe-sarık giyerek onlara teravih namazı imamı olmak benim için büyük onurdu. Meslek hayatımın en değerli ve en anlamlı günü o gündür. Arkadaşı, hemşehrisi ve meslektaşı İsmail KUZ, Ali Osman Atakul için şunları söylüyor: 

 - Ali Osman Atakul, Diyanet İşleri Başkanları Ahmet Hamdi Akseki ve Eyüp Sabri Hayırlıoğlu’nun ilgilerine ve sevgilerine nail olmuştur. Hafız Ali Osman Atakul Kur’an okurken telefonu açar, onun Kur’an okuyuşunu bazı sevdikleri kimselere de dinletirlerdi. Onunla daima övünürlerdi. Özellikle Eyüp Sabri Hayırlıoğlu, Ali Osman Atakul hayranıydı. Ramazan aylarında teravih namazını Maltepe Camiinde Onun arkasında kılmaktan büyük zevk alırdı.   

Hafız Ali Osman Atakul anlatıyor. 

 - Ben radyoda Kur’an okumadan evvel 29 lira aylıkla vekil imamlık yaptığım günlerde, Ankara Radyosu müdürünün de bulunduğu bir cemiyette Kur’an’ı Kerim ve mevlit okudum. Aynı zamanda Ankara Radyosunda musiki korusu şefi de olan, radyo müdürü daha sonraki günlerde beni odasına davet etti. Cemiyette okuduğum mevlidi tekrar okumamı rica etti. Ben de tekrar okudum. Okuyuşumu, sesimi, makamımı ve musiki kabiliyetimi çok beğenmişti. Bana, aylık 300 lira maaş, artı aylık 150 lira mesai ücreti ile radyo sanatçısı olmayı teklif etti. Hafız Hasan Akkuş Hocama verdiğim “ölünceye kadar Kur’an öğreteceğim” sözünden dolayı, bu cazip teklifi kabul etmedim. Hayatımı Kur’an okuyup, okutmaya hasrettim. Kur’an hâdimi olarak Yüce Allah’ın huzuruna varacağım. Ne hikmettir ki, ben radyo sanatçısı olarak gitmediğim Ankara Radyosunda ilk defa canlı yayında Kur’an’ı Kerim okuma ve daha sonra da yıllarca aynı radyoda ve çeşitli yayın kuruluşlarında Kur’an’ı Kerim okumayı nasip etti. Yüce Allah’a binlerce şükürler olsun.
 

Eşi ve Çocukları 

Hafız Ali Osman Atakul, babasının dostu, Kızılcahamam posta memuru Hasan Basri Uğur Bey’in kızı Şaziment Hanımla 1951 yılında evlendi. Bu evlilikten Nazım, Necla ve Nuran isimli çocukları dünyaya geldi. Oğlu Nazım emekli memur, kızları Necla ile Nuran öğretmenlik yapıyorlar. Hanımı vefat etmiş ve 12.07.2010 tarihinde defnedilmiştir. Kendisi ve çocukları halen hayattadırlar. Yüce Allah sağlıklı, uzun ömürler versin. 

Kaynak:
1- ESYAV; 20. Yüzyılda Kızılcahamam-Çamlıdere'de Yetişen Ünlü Hafızlar, ESYAV Yayını, Hazırlayan Kemal GÜRAN




1 Yorum - Yorum Yaz

ŞİİR

                                                BABA

YÜREĞİM SIKIŞIYOR BABA,NEDENSE DAR GELİYOR EVLER
KARŞIMA DİKİLİYOR YAS,MATEM,ÖZLEM DENEN DEVLER,
BAĞRIMI YAKIYOR ZALİM,ACIMASIZ KORLAR ALEVLER
SÖYLEYEMİYORUM ANAMA,ABLAMA,EŞİME BABA
                                      *** 0 ***

NEREYE BAKSAM HAYALİN CANLANIYOR GÖZÜMDE
ÖZLEM DOLU FIRTINALAR ESİYOR GARİP ÖZÜMDE
TAKATİM KESİLİYOR,MECAL KALMIYOR AYAĞIMDA DİZİMDE
HATIRALAR CANLANIYOR,TAKILIYOR PEŞİME BABA
                                      *** 0 ***

TUTAMIYORUM KENDİMİ AĞLIYORUM,BAZEN GİZLİ BAZEN AYAN
DAYAN DİYORUM YÜREĞİME, NE OLURSUN BİRAZ DAYAN
KURTULAMADIĞIM ÖZLEMİN BEYNİMİ KEMİREN OYAN
ANLATAMIYORUM AĞABEYİME,KARDEŞİME BABA
                                      *** 0 ***

YALNIZIM ŞİMDİ YAPAYALNIZ,KURDUĞUN MEKANDA
HİÇ BİR ŞEYİN TADINI ALAMIYORUM BU YALAN CIHANDA
SENİ ÖZLEDİĞİM,HAYAL ETTİĞİM,DÜŞÜNDÜĞÜM ANDA
DÖRT ELLE SARILAMIYORUM DÜNYAYA,İŞİME BABA
                                      *** 0 ***

BAZEN UNUTMAK İSTİYORUM,YAPTIĞIN İŞLERİ SENİ
GÜL BAHÇESİ OLARAK HAYAL EDİYORUM GİYDİĞİN KEFENİ
KANDIRAMIYORUM Kİ BENİM İÇİMDEKİ ÖKSÜZ BENİ
KARA BULUTLAR ÇÖKÜYOR,KAHKAHAMA GÜLÜŞÜME BABA.
                                      *** 0 ***

YORGUNUM BABA,NEDEN UZUNDUR BU KARANLIK GECELER
SENİ GERİ GETİRMİYOR,ÖZLEM DOLU KELİMELER,HECELER
BU ZALİM ACIYI TATTI BİLİYORUM, KUL İDRİS GİBİ NİCELER
KADER KELEPÇE VURDU,ELİME,DİLİME,DİŞİME BABA.

                                                                                      27.02.1986


                                 DOSTA NASİHAT

DÜNYA YALANDIR,İNANKİ HER ŞEY FANİ
NAMINI DUYMAYAN YOK,HARUN REŞİT HANİ
NE YAPSAM NAFİLE,GİDECEĞİN YER BELLİ YANİ
HAZIRLIĞINI İYİ YAP,YÜZÜN AK OLSUN DOST


YESEN,İÇSEN SONUÇTA YİNE AÇSIN AÇ
ZAMANI DURDURAMAZ NE SARAY NE TAÇ
ÖLÜME ÇARE BULUNMAMIŞ,YOKTUR İLAÇ
 NEFSİNE HAKİM OL,YÜREĞİN PAK OLSUN DOST


ŞEYTANI DEFET BAŞINDAN,SENİ ÜZMESİN
CEYLAN GİBİ GÖRÜNÜPTE GÖZÜNÜ SÜZMESİN
NEFSİNİ ELİNDEN ALIP,SENİ BURUŞTURUP, BÜZMESİN
DÜNYAN HUZURLU,AHİRETİN KIYAK OLSUN DOST

İYİ OLSUN MAYA,KALBİNİ İMAN İLE YOĞUR
İCRAAT OLMAZSA KALP KASILIR,BEDEN SOĞUR
KÖTÜDEN KORK,HATTA BİR DEĞİL DOKUZ DOĞUR
SIRAT KÖPRÜSÜNDE SANA DESTEK.DAYAK OLSUN DOST.

                                                                                     21.06.1994
 

OH OLSUN SANA SİGARA

BİR SONBAHARDA TANIŞMIŞTIK SENİNLE
DUMANIN BAŞKA,ATEŞİN BAŞKA GELDİ BANA
CANDAN SARILDIN BANA,BÜTÜN ÖZLEMİNLE
ÖPTÜN BENİ ONDÖRT YIL BOYUNCA KANA KANA

BUSELER KONDURDUN PEMBE DUDAĞIMA
YARALAR AÇMIŞSIN MEĞER CİĞER BAĞIMA
İNCİR AĞACIMI DİKECEKTİN BENİM OCAĞIMA
UNUTACAĞIM İNAN SENİ YANA YAN  

RENK KOYMADIN AĞIZDA,DİLDE,DİŞTE
BELLİKİ HAYIR YOK ARTIK BU GİDİŞTE
TERK ETTİMYA SENİ OH OLSUN İŞTE
SİLECEĞİM HAYATIMDAN ADINI ANA ANA

GENÇLİĞİMİN YARISINI ALIP GÖTÜRDÜN
CİĞERLERİMİN İÇİNE ÇÖREKLENİP OTURDUN
KİMBİLİR GELECEK İÇİN NE HAYALLER KURDUN
BENİM TAMAMEN ESİRİN OLDUĞUMU SANA SANA

NALLARI DİKTİRECEKTİN BİR GÜN HAVAYA
MATEM,YAS,FERYAT GETİRECEKTİN YUVAYA
BENİ YATIRIPTA MEZAR DENİLEN TAVAYA
KANIMI EMECEKTİN EKMEĞİNİ BANA BANA

KANDIRAMAYACAKSIN UĞRAŞMA BOŞUNA
BİLİYORUM BU İŞ HİÇ GİTMİYOR HOŞUNA
SEBEP OLAMAYACAKSIN KUL İDRİS’İN NAŞINA
SOĞUK ECELİ ŞERBET GİBİ SUNA SUNA
                                                                                     04.11.1985
 


                         E Y V A H

YILLAR NE ÇABUK GEÇMİŞ,EYVAH YEL GİBİ

HATIRALARI KARIŞTIRIP BAKTIM SEL GİBİ
YÜZ KIRIŞMIŞ,SAÇ AĞARMIŞ,KAFA KEL GİBİ
GÖBEKSE BÜYÜYÜP YÜK OLMUŞ BEDENE

TEK BAŞIMA İKEN NÜFUS OLMUŞ ALTI
KENDİ BAŞIMA NASIL İŞLEDİM BU HALTI
BEDENE SIĞMAZ RUH,ALIR BENİ BİR BUNALTI
BACAKLAR YÜRÜMEZ,EŞLİK ETMEZ YOLA GİDENE.

KIŞ GEÇMİŞ,YİNE  BAHARA ERMİŞ  MEVSİM
HİÇ BİR ŞEYDE KALMAMIŞ ARZUM, HEVESİM
YATIYORUM YATAĞA,AYAĞA DOLAŞIR NEVRESİM
KUL İDRİS’İM, KİMSEYE ULAŞMAZ FERYADIM, SESİM
                      

                                                                                   26.04.2000

 




0 Yorum - Yorum Yaz

Derya adlı ziyaretçimizin 22.09.2010 tarihinde gönderdiği iki adet mesajı yayınlamayı uygun bulduk.


Gönderen  : Derya
Tarih        : 22/09/2010
Konu         : Çıtak

Sn.yetkililer site ve Çıtak için yaptığınız açıklamalar için çok teşekkürler.Biz Makedonya Ustrumca 'dan 1950-1960'larda göç edenlerin yaşlıları bazı köylere Yörük bazılarına Çıtak derlerdi.Ovadaki köylerde yaşayanların Çıtak olduğu, birzamanlar müslümanların çitlerini ak boyamasının istendiği gibi tanımlar anlatırlar.Ova köylerinde yaşayan tanımını Batı Trakya Türklerinden 2 ayrı defa farklı kişilerden de duydum.Önce Evliya Çelebi çok eski Balkan yerleşimleriyle ilgili açıklamalar dikkat etmiştim.Eskidenberi sözlük ve yörüklerle -boylarla ilgili kitaplarda Çıatk kelimesini arayıp araştırmaya çalışırdım. Önce sohbet sitelerinde derken resmi sitelerde açıklamalar artmaya başladı. İnternet sayesinde Çıtak tanımı için bilgiler artıyor.Hepinize çok teşekkürler.

Gönderen  : Derya
Tarih        : 22/09/2010
Konu         : Çıtaklar hakkında

Karadeniz ve Balkanlarda da Çıtaklar bağlantısına örnek.... Karadeniz bölgesinde, ilk ve orta çağlarda, İskit, Kimmerler, Hun, Hazar, Bulgar, Uz, Peçenek göçlerinin sonucu Türk iskanının olduğu, Karadeniz ağızlarının fonetik ve morfolojik yapısıyla birlikte yer adlarından da anlaşılır. Giresun'un batı yakasındaki Çıtlakkale mahallesinin adının Deliorman ve Selanik civarından gelerek buraya yerleşmiş olan Türk topluluğu Çıtaklardan geldiği, bölgede konuşulan lehçenin ve kültür unsurlarının Çıtak ve Gagavuz Türklerinin ki ile benzerlik gösterdiği görülür. http://www.giresun.gov.tr/syf/sayfalari_goster.aspx?sayfa_ID=25




0 Yorum - Yorum Yaz

                                                                                                                  

 Adı Soyadı ve Ünvanı Prof. Dr. Zeynep Fidan KOÇAK                               
 Mesleği / Branşı Matematik-Astronomi
 Çalıştığı Kurum / Bölüm Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi; Dekan Yardımcısı
 Memleketi/Köyü Kızılcahamam
 Doğum Tarihi1949

 Özgeçmişi;                                                                                                                                

Kızılcahamam’ da doğdu. Büyük babası Hüseyin Koçak, Taşlıca Köy’ünden ‘Efendi Ağa’ lakaplı sevilen bir insandı. 1967 yılında Ankara’da vefat etti. Babaannesi Güvem Nahiyesi Salın Köyünden Hacı Ömer Ağaların kızıdır. Babası Halit Koçak Taşlıca doğumlu olup, Kızılcahamam’da büyümüştür. Annesi Emire Koçak Pazar Nahiyesinden Mamacı Hoca lakaplı Osman Bilginin kızıdır. (Babası 14-07-2007 de vefat etmiştir).  İlk okulu Kızılcahamam - Kazım Karabekir İlk Okulunda bitirdi. Orta okulu Ankara’da, Öğretmen okulunu Konya Kız Öğretmen Okulunda bitirerek, İzmir Yüksek Öğretmen Okuluna seçildi. 1970 yılında Yüksek Öğretmen ve paralelinde Ege Üniversitesi Fen Fakültesi Matematik-Astronomi Bölümünü bitirerek hayata atıldı. Halen Muğla Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde Dekan Yardımcısı ve öğretim üyesi olarak çalışmakta olup, 2 Çocuk annesidir.

  Bilgiler (www.taslica.org) web sitesinden alınmıştır.


0 Yorum - Yorum Yaz

                                                                                                                

 Adı Soyadı ve Ünvanı Prof. Dr. Ali SARI                                      
 Mesleği / Branşı Jeoloji Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi
 Çalıştığı Kurum / Bölüm Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi
 Memleketi/Köyü Kızılcahamam / Taşlıca
 Doğum Tarihi 1961

 Özgeçmişi;     23.11.1961 tarihinde Taşlıca köyünde doğdu. İlk,Orta ve Lise eğitimini Ankara da tamamladı. 1979 yılında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümüne girdi,1983 yılında mezun oldu. 1985 yılında “Göynük (Bolu) yöresi kömürlerinin ekonomik jeolojisi” isimli yüksek Lisans tezini tamamlayarak Jeoloji Yüksek Mühendisi, 1990 yılında da “Boyabat (Sinop) havzasının petrol jeolojisi” isimli doktora tezini tamamlayarak Jeoloji Doktoru oldu. 1993 Yılında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesinde Yardımcı Doçent, 2000 yılında ise Doçent Ünvanı aldı. 2006 yılında Ankara Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Jeoloji Mühendisliği Bölümünde Profesör oldu. Aynı Bölümde 2009-2013 yılları arasında Bölüm Başkan Yardımcılığı görevinde bulundu.                                                                                                                           


   Bilgiler (http://80.251.40.59/eng.ankara.edu.tr/sari)  ve (www.taslica.org) web sitesinden alınmıştır.


0 Yorum - Yorum Yaz

                                                                                                                  

 Adı Soyadı ve Ünvanı Prof. Dr. Ender YARSAN                               
 Mesleği / Branşı Veteriner Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim
 Çalıştığı Kurum / Bölüm A.Ü.Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı’nda Öğretim Üyesi.
 Memleketi/Köyü Kızılcahamam / (Otacı- Şıhlar)
 Doğum Tarihi 1968

 Özgeçmişi;                                                                                                                                

1968 yılında Ankara’da doğdu. İlkokul, ortaokul ve lise öğrenimini Ankara’da tamamladıktan sonra 1986 yılında A.Ü.Veteriner Fakültesine girdi. 1991 yılı Haziran döneminde mezun oldu. Aynı yıl A.Ü.Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı’nda doktora eğitimine başladı. 1992 yılında bu Anabilim Dalı’na Araştırma Görevlisi olarak girdi. 20 Haziran 1996 tarihinde “Etlik piliçlerde iyonofor grubu antibiyotiklerle zehirlenme: Monensin ile vitamin E ve selenyumun birlikte veya ayrı ayrı verilmesinin bazı histopatolojik ve biyokimyasal parametrelere etkiler”’ konulu doktora tezini tamamlayarak Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı’ndaki doktorasını bitirdi. 1996–1998 arasında 253. Dönem Yedek Subayı olarak askerlik görevini tamamladı. 30 Kasım 2000 tarihinde girdiği sınavı kazanarak Veteriner Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı’nda Doçent Unvanı aldı. 2001 yılında aynı Anabilim Dalı’nda Doçent kadrosuna atandı. 2002 yılından itibaren Veteriner Farmakoloji ve Toksikoloji Derneği Yönetim Kurulu üyeliği ve 2004–2005 yılları arasında aynı derneğin Başkanlığını yaptı. Halen Veteriner Farmakoloji ve Toksikoloji Derneğinin Başkan Yardımcılığı görevini yürütmektedir. Kırıkkale Üniversitesi Veteriner Fakültesinde üç dönem (2001–2004) Farmakoloji Dersi verdi. Ankara Üniversitesi Veteriner Fakültesi Etik Kurul Komisyonu Üyesi olarak görev yaptı. Ankara Bölgesi Veteriner Hekimler Odası, Türk Toksikoloji Derneği ve Veteriner Farmakoloji ve Toksikoloji Derneği Üyesidir. 2006-2008 yılları arasında 42. Danem Türk Veteriner Hekimleri Birliği Merkez Konseyi Üyesi olarak ve II.Başkanı olarak görev yaptı. Halen Türk Veteriner Hekimleri Birliği Merkez Konseyi Üyesi’dir. Temmuz 2006 tarihinde A.Ü.Veteriner Fakültesi Farmakoloji ve Toksikoloji Anabilim Dalı’nda Profesör kadrosuna atandı; halen aynı Anabilim Dalı’nda Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Çalışma alanıyla ilgili yurt içi ve yurt dışı dergilerde yayınlanmış 70 kadar bilimsel yayın sahibidir, ulusal ve uluslar arası kongrelerde çok sayıda tebliğ sunmuştur, mesleki alanda bir çok komisyonda aktif olarak çalışmıştır ve kendi alanında 5 adet kitapta yazar olarak görev almıştır. İngilizce bilmektedir. Evli ve iki çocuk babasıdır


  Bilgiler (www.enderyarsan.net) kişisel web sitesinden alınmıştır.


0 Yorum - Yorum Yaz

                     

Prof. Dr. Ender YARSAN

Prof. Dr. Ali SARI

Prof. Dr. Zeynep Fidan KOÇAK

    
    
    
    
    
    
    



1 Yorum - Yorum Yaz



Sayfamızda derleme çalışmaları devam ediyor. Katkılarınızı bekliyoruz.




0 Yorum - Yorum Yaz
KASIMLAR YAYLASI


Ben Kızılcahamam Kasımlar köylüyüm
Bize CANSUZGİL derler, bildin mi? aganin.
Biraz tombulca ve orta boyluyum
Serde pehlivanlıkta var, bildin mi? aganin.

Köyümüz, mandıramız. Yaylamız var,
Tadına doyulmaz geldimi bahar,
Dereleri, pınarları buz gibi akar, akar,
İçtikçe can yenilenir, bildin mi? aganin.

Çiğdem. Göktepe. töm töm çiçekleri açar,
Arılar, kelebekler, kuşlar neşeyle uçar,
İnsan gezdikçe sanki kendinden geçer,
Leyla ile Mecnun gibi, bildin mi? aganin.

Oğlaklar, kuzular birbirine karışırdı,
Sıpalar, taylar birbiriyle yarışırdı,
Çayır, çimen daha çok yeşerirdi,
Kasımlar yaylasında, bildin mi? aganin.

Davar güderdin, yanında karabaş,
Yağmur yağardı, ıslanırdı hep üst baş,
Koyun,kuzu durmaz peşinden koş ha koş
Akşama bitap düşerdin, bildin mi? aganin.

Kul İdris’in içi özlemle yanmış kavrulmuş
Hisleri,duyguları rüzgarda savrulmuş
Ayrılık onu tam yüreğinden vurmuş
Bu taş duvarlar arasında duydunmu aganin.
01.01.2010





0 Yorum - Yorum Yaz
 

Sayfamızda derleme çalışmaları devam ediyor. Katkılarınızı bekliyoruz.




0 Yorum - Yorum Yaz

Doğumu, Eğitimi Ve Evliliği

Hafız Ali Güran, 1925 yılında Kızılcahamam İlçesinin Alpagut Köyünde dünyaya geldi. Babası köyün hatibi Arif Mehmet, annesi aynı köyden Zahide Hanımdır. Ali Güran, onların en küçük çocukları idi. Babası Arif Mehmet, Ali Güran iki yaşında iken vefat etmişti. Artık kendisinden 16 yaş büyük olan ağabeyi Osman Efendi'nin himayesinde idi.

Osman Efendi, kardeşi Ali'yi kendi çocuğu gibi sevdi, korudu ve büyüttü. Onu köyün erkek çocuklarının yapmak zorunda olduğu köy işlerinden uzak tuttu, 6-7 yaşında köyün imamı Keşenüz'lü (şimdiki adı Yeşilöz) "Demir Hafız" ismi ile ünlü hocaya teslim etti. Küçük Ali 7 yaşında hafız oldu. Hıfzı çok kuvvetli idi. Kur'an'ı Kerim'in tamamını "Fatiha Suresi" kadar yanlışsız okurdu. Kur'an'ı Kerim ezberi hayatta kaldığı sürece böyle devam etti. Ömrü boyunca gündüz-gece hemen her gün Kur'an'la beraber oldu. Yolda yürürken, kırda gezerken, evinde ve işinde boş kaldığı zamanlarda hep Kur'an okurdu. Onunla yolda karşılaşanlar, dudaklarının hep hareket halinde olduğunu görürler, Kur'an okumakta olduğunu bilirlerdi. Bu nedenle, o sanki tüm yaşamı boyunca "YÜRÜYEN, GEZEN, KUR'AN'LA DOLAŞAN BİR İNSAN" gibi idi. Meslek arkadaşı ve candan dostu Hafız Rıza Çöllüoğlu Onun hakkında şunları söylüyor:

- Hafız Ali Güran, Çavuşoğlu Camii'nde bir gün ikindi namazından önce bir cüz (20 sayfa) Kur'an'ı okuyuverdi. Bu kolay bir iş değildir. Ali Güran gerçek bir hafızdı. Gerçek hafız; "Fatiha" suresinden başlayıp, "Nas" suresinde bitiriveren kişiye denir. Ali Güran böyle bir hafızdı.

Hafız Ali Güran'ın köyünde ilkokul yoktu. Ağabeyi Osman Efendi, Hafız Ali'yi Alpagut Köyüne 5 km. uzaklıktaki Çeltikçi Nahiyesine gönderdi. Orada bir yakının evinde yatıp kalkarak 5 sınıflı ilkokulu bitirmesini sağladı. Hafız Ali, Alpagut Köyünün okuma yazma bilen, beş sınıflı ilkokul diploması olan tek kişisi oldu. Osman Efendi daha sonra hafızlığını daha da güçlendirsin ve Kur'an okuma tekniklerini öğrensin diye Hafız Ali'yi Alpagut Köyüne insan yürüyüşü ile 3 saat uzaklıktaki Keşenüz (şimdiki adı Yeşilöz) Köyüne "SARI HOCA" namı ile bilinen hocaya, arkasından da İstanbul Nuruosmaniye Kur'an Kursu'na, Hafız Hasan Akkuş'a gönderdi.

Osman Efendi, kardeşi Hafız Ali'nin iyi bir Kur'an okuyucusu olması için hiçbir özveriden kaçınmadı. Hafız Ali de bu ilgi ve sevgiye layık bir kardeşti. Hafız Ali İstanbul'daki eğitiminden sonra köyüne döndüğü zaman, Kur'an okuyuşu ile yörede halkın büyük ilgi ve sevgisine mazhar olmuştu. Onun adı Alpagut Köyü çevresinde dillerde dolaşır olmuştu. Osman Efendi, Hafız Ali'ye iyi bir evlilik yaptırmış, yörenin Çırpan Köyünden Ulviye Hanımla mutlu bir yuva kurmasını da sağlamıştı.

Resmi Görevleri

Hafız Ali, küçük yaşlardan itibaren ramazan aylarında Ankara, Kayseri, Eskişehir gibi illere ramazan mukabeleleri okumak için giderdi. 1948 yılı Ramazan ayında da mukabele okumak için Ankara'ya gitti. Zamanın Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki, güzel Kur'an okuyanlara aşık bir kimse idi. Yoğun işlerinden fırsat buldukça camilere gider, ramazan vaazlarını ve mukabelelerini dinlerdi. 1948 yılı Ramazan ayında okuduğu mukabeleleri beğenerek izlediği hafızlardan biri de Hafız Ali Güran'dı. Hafız Ali Güran aynı ramazan ayında Ankara İçhisar Sultan Alaattin Camii vekil imam hatipliğine de atandı. Kısa süre sonra (17.11.1948) bu göreve asaleten tayin edildi.

1940'lı yıllar dini hizmet bakımından yetersiz yıllardı. Halk dini konularda dönemin yönetiminden son derece şikayetçi idi. 1946 seçimlerinden sonra halkın bu şikayetlerini iktidardaki Cumhuriyet Halk Partisi dikkate almak zorunda kaldı. Bu amaçla halkın ihtiyaç duyduğu din görevlilerini yetiştirmek amacı ile ortakokul mezunlarının kabul edildiği 10 aylık imam-hatip kursları açıldı. Bu kurslardan biri de Ankara'da açıldı. Hafız Ali Güran, Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki'nin seçimi ile ve ek görev olarak Ankara İmam-Hatip Kursu'nun Kur'an'ı Kerim dersleri öğretmeni oldu. 1950 yılında genel seçimler yapılmış, Demokrat Parti iktidara gelmişti. 1950 yılına kadar İmam-hatip, müezzin gibi din görevlilerinin atama, nakil, görev denetimi ve cami hizmetlerinin yönetimi vb. hizmetler Vakıflar Genel Müdürlüğü'ne aitti.

1950 yılında çıkarılan bir kanunla cami görevlilerinin tayin, nakil ve denetimleri ile cami hizmetlerinin yürütülmesi Diyanet İşleri Başkanlığına devredildi. Bunun üzerine ve Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki'nin seçimi ile Hafız Ali Güran, 29.06.1950 tarihinde Ankara Müftülüğü Cami Görevlileri Kontrol Memurluğu'na atandı. Bu görevi uzun yıllar sürdürdü. Bu görevi sırasında Rıza Çöllüoğlu, Ali Osman Atakul, Asım Çetinkaya, Cemal Özcan, İbrahim Özdoğan, Kazım Yalçınkaya, Kamil Çöllüoğlu, Mustafa Maden vb. gibi yüzlerce hemşehrisinin Ankara camilerinde imam-hatip ve müezzin olarak atanmalarını sağladı. Cami görevlileri kontrol memurluğu sırasında, cami görevlileriyle sıcak ve samimi ilişkiler kurdu. Ankara'da görev yapan meslektaşlarının sevgi ve saygısını kazandı. Hemşehrileri dışındaki meslektaşlarının da atama ve yer değiştirmelerinde de yardımı olurdu.

Hafız Ali Güran, Ankara Müftülük Kontrol Memurluğu sonrasında, Ankara'nın çok önemli camilerinde (Hacı Bayram, Maltepe, İçcebeci, Yenimahalle Çavuşoğlu Camileri) imam-hatiplik yaptı. (24.04.1962 tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı Müşavere ve Dini Eserler inceleme Kurulu Katipliği, 17.03.1966 Ankara Altındağ Müftülük Şefliği, 10.10.1966 Ankara Altındağ Hacıbayram Camii imam-hatipliği, 29.06.1968 Ankara Yenimahalle Karşıyaka Camii imam-hatipliği, 16.05.1970 Çankaya Cebeci Camii imam hatipliği, 27.04.1976 Yenimahalle Çavuşoğlu Camii imam-hatipliği.)

İmam-hatiplik yaptığı camilerde cemaatinin büyük sevgi ve saygısını kazandı. 16.05.1980 tarihinde Yenimahalle Çavuşoğlu Camii imam-hatibi olarak emekli oldu. Demokrat Parti'nin 1950 yılında iktidara gelmesinden sonra, din eğitim ve öğretimi alanında önemli değişiklikler oldu. Ülkenin ihtiyacı olan din görevlilerini yetiştirmek için ilkokula dayalı, yedi yıl süreli, lise dengi imam-hatip okulları açıldı. 1951-1952 öğretim yılında 7 ilimizde açılan bu okullardan biri de Ankara'da açılmıştı. Hafız Ali Güran, bu kere de zamanın Diyanet İşleri Başkanı Eyüp Sabri Hayırlıoğlu'nun uygun görmesi ile Ankara İmam-Hatip Okulu Kur'an'ı Kerim dersleri öğretmenliğine ek görevle atandı. Bu görevi aralıksız olarak 1963 yılına kadar 12 yıl süre ile devam ettirdi.

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti'nin önemli işlerinden biri de ilk defa Ankara Radyosunda canlı olarak Kur'an'ı Kerim okutması, dini sohbetler yapılmasını sağlamış olmasıdır. Hafız Ali Güran, ilk defa 1950 yılı Ramazan ayında başlatılan bu uygulamada hemşehrisi ve meslektaşı Hafız Ali Osman Atakul'la birlikte görev aldı. Diyanet İşleri Başkanı Ahmet Hamdi Akseki'nin uygun görmesi ile Ali Osman Atakul ve Hafız Ali Güran ramazan ayı boyunca iftar saatinden önce canlı olarak Ankara Radyosundan tüm Türkiye halkına Kur'an dinleme zevkini tattırdılar. Böylece Hafız Ali Güran'ın Kur'an'ı Kerim okumadaki üstün nitelikleri tüm ülkeye yayılmış oldu. O artık Türkiye çapında, Kur'an'ı Kerim okumadaki üstün yetenekleri ile tanınan bir hafızdı.

Hafız Ali Güran ve benzerleri, 70 yıl önce bir yerlere gelmek için hafız olmadılar. Onlar Allah Elçisi'nin müjdesine kavuşmak için hafız oldular. Fakat Yüce Allah'ın lütfu ile ummadıkları yüksek makamlara da ulaştılar.

Kişisel Özellikleri

Hafız Ali Güran, son derece edepli, başkalarına sevgi ve saygı telkin eden ahlaki özelliklere sahipti. Kişisel ve mesleki hayatında kimse ile çekişmemiş, kimseyi gücendirmemiştir. Özel aile yaşamında da eşine ender rastlanır özelliklere sahipti. Kendisinin yetişmesinde büyük emeği olan ağabeyi Osman Güran'a, bir evladın babasına olan saygısından daha çok saygı göstermiştir. Hayatı boyunca ağabeyisi Osman Efendi'ye saygıda kusur etmemiştir. Annesi Zahide Hanımaçok yüksek görevlerde iken dahi bir "anakuzusu" evlat sevgi ve sıcaklığı ile davranmıştır. Annesi hayatta olduğu sürece sabahları işe gitmek üzere evden ayrılırken onun elini öpmeden evinden çıkmamıştır. Akşam evine döndüğünde deannesinin hal ve hatırını sormadan edemezdi.

Hafız Ali Güran, üç ablasına da büyük sevgi ve saygı ile bağlı idi. Onlar da Hafız Ali Güran'ı bir başka severlerdi. Onların birbirlerine olan sevgileri başka kardeşlerden çok farklı idi. Bu ortamın oluşmasında Hafız Ali Güran'ın ahlaki özellikleri başlıca etkendi. Hafız Ali Güran, cömert bir insandı. Evinin kapısı herkese açıktı. Sofrası sık sık misafirlerin ağırlandığı bir sofra idi. Eşi Ulviye Hanımın da cömertliği ve hizmet ehli bir hanım olması nedeniyle, onun sofrası bir başka bereketli olurdu. Yeğenleri Kemal Güran, Arif Mehmet Özdemir, Kamil Yalçınkaya ve Cemalettin Çimen, yıllarca ailenin birer çocuğu gibi Hafız Ali Güran'ın koruması altında geleceğe hazırlandılar.

Hafız Ali Güran, ömrünün son günlerine kadar kişisel incelik ve nezaketi yanında, kılık-kıyafeti ile de dikkat çekerdi. Kısaya yakın orta boylu, güzel yüzlü, beyaz ve uzun sakallı, zayıf bedenli idi. Güzel giyinirdi. Tüm hayatı boyunca, küfür, yemin, yalan, aşırı ve taşkın sözler onun dilinde yer edinmemişti. Öfke ve kızgınlık nedir bilmezdi. Hayâ duygusu son derece zengindi. Kur'an ve sünnet ahlakı ile yaşamaya büyük özen gösterirdi.

Meslek Hayatında Bir Sıkıntılı Dönem

Hafız Ali Güran'ın kişisel ve meslek hayatı mutluluklarla geçti. Ancak bir önemli olay, meslek hayatında sıkıntılı günler geçirmesine neden oldu.

1960'lı yılların sonları idi. Zamanın Yargıtay başkanı İmran Öktem "Allah'ı da insanlar yarattı, insanlar olmasaydı, Allah da olmazdı" türünden sözler etti. Bu sözler basına yansıdığında, inançlı çevreler, bunu Yüce Yaradan'ı inkar etmek şeklinde değerlendirdi ve bunun sonucu olarak toplumda büyük rahatsızlıklar oluştu. İmran Öktem, bu sözlerini yalanlamadı, tersine sözlerinin arkasında olduğunu söyledi. Bunun üzerine Türkiye Din Görevlileri Federasyonu bir bildiri yayımlayarak, şayet İmran Öktem'in cenazesi cami önüne getirilir, musallaya konulursa, din görevlileri olarak onun cenaze namazını kıldırmayacaklarını bir basın bildirisi ile kamuoyuna deklare ettiler. Aradan bir süre geçtikten sonra İmran Öktem vefat etti. Cenaze namazı Maltepe Camii'nde kılınacaktı. Hafız Ali Güran, o tarihte Maltepe Camii ikinci imam hatibi idi. Cenaze namazının kılınacağı gün görev nöbeti de Hafız Ali Güran'da idi.

Hafız Ali Güran, bağlı bulunduğu din görevlileri topluluğunun kamuoyuna deklare ettiği söze uydu. Bir günlük rapor alarak, o gün görevine gelmedi. İmran Öktem yandaşları böyle bir durumla karşılaşabilecekleri düşüncesi ile Maltepe Camii'ne başka bir imamı cenaze namazını kıldırmak üzere getirmişlerdi. Ancak, camide toplanan birtakım kimselerin protestoları ile İmran Öktem'in cenaze namazı Maltepe Camii'nde kılınamamıştır. Zamanın ana muhalefet partisi lideri İsmet İnönü'nün de katıldığı cenaze merasimi şiddetli bir protesto ortamında sonuçlanmıştı. Bu olay hükümeti de ürkütmüş, olay sonrasında sıkı güvenlik önlemleri alınmıştı. Olaylarda ön safta görünen ve olayı provake ettikleri tespit edilen birtakım kimseler tutuklanmıştı. Bu arada raporlu imam Hafız Ali Güran da nasibini almış, Ankara Valiliği'nce aynı gün görevden alınmıştı. Ancak Hafız Ali Güran'ın sevenleri çoktu. Özellikle Diyanet İşleri Başkanlığı ve Ankara Müftülüğü, Hafız Ali Güran'a sahip çıktılar. O sıkıntılı günler çok uzun sürmedi. Bir süre sonra yeniden Ankara'daki huzurlu görev ortamına dönüldü.

Evlilikleri ve Çocukları

Hafız Ali Güran'ın ilk eşi Ulviye Hanım, 1976 yılında vefat etti. Bu evlilikten üçü oğlan, dördü kız yedi çocukları dünyaya geldi. En büyük oğlu Mustafa Güran, İçişleri Bakanlığı'nda Kaymakamlık ve genel müdür yardımcılıkları görevlerinde bulundu. Halen Bu Bakanlıkta Hukuk Müşaviri olarak görevini sürdürmektedir. İkinci oğlu Nevzat Güran, İzmir Dokuz Eylül Üniversitesi'nde İktisat Profesörü ve şu anda emeklidir. Küçük oğlu Ahmet polis memuru olarak görevini sürdürmektedir.

Hafız Ali Güran ilk eşi Ulviye Hanım'ın vefatından sonra ikinci evliliğini Hatice Hanım'la yaptı. Hafız Ali Güran, Hatice Hanım'la da 30 yıla yaklaşan mutlu bir hayat sürdürdü. Bu evlilikten çocukları olmadı.

Ölümü ve Defni

Hafız Ali Güran, 2006 yılının mart ayında, yaklaşık üç ay kadar süren bir hastalık sonrasında Yüce Allah'a kavuştu. Ankara Sami Efendi Külliyesi'nde çok kalabalık bir cemaatin katılımı ile kılınan cenaze namazından sonra, Yenimahalle Karşıyaka Mezarlığında defnedildi. Ağır hastalık halinde geçirdiği son üç aylık süreye kadar, her gün evinde yüksek sesle Kur'an okumaya devam etti. Bütün hayatı boyunca Kur'an okumak, onun vazgeçilmez işi idi. Yüce Allah kabrini Kur'an'ın nuru ile aydınlatsın.

Kaynak:
1- ESYAV; 20. Yüzyılda Kızılcahamam-Çamlıdere'de Yetişen Ünlü Hafızlar, ESYAV Yayını, Hazırlayan Kemal GÜRAN

 

 



Doğumu ve Eğitimi

Hafız Abdullah İşler, 1928 yılında Kızılcahamam İlçesinin Kuşçuören Köyünde doğdu. Babası Molla Hasan ismi ile tanınan Hasan Efendi, annesi Ayşe Hanımdır.

Kur'an'ı Kerim okuma öğrenimine köyünde babası Hasan Efendi'de başladı. Önce yüzüne Kur'an'ı Kerim okumayı öğrendi, sonra da hafızlığa başladı. 10-12 yaşında iken Alpagut Köyüne gitti. Alpagut'lu Hafız Mehmet Yılmaz'da hafızlık çalışmasını bitirdi.

Hafız Abdullah İşler, Alpagut Köyünde geçen günlerini şöyle anlatıyor:

- Ben Alpagut'da "Cin Durmuş" ismi ile anılan Durmuş Efendi ile eşi Zeliha Hanımın evinde kalıyordum. Abacı Köyünden Durmuş Abacı da benden iki sene sonra Alpagut'a geldi ve aynı evde birlikte kaldık. Durmuş Efendi'nin evi tek odadan ibaretti. Evin içinde biraz yüksekçe bir yer vardı. Oraya "Seki" denilirdi. Sekinin bir ucunda ben, bir ucunda Durmuş Abacı yatardı. Evin ortasında soba vardı. Evin sahipleri, evin ortasında yere yatak yapar ve orada yatarlardı. O yıllarda Alpagut Köyünde her evde bizim gibi diğer köylerden gelip, okuyan çocuklar vardı. Şimdi biz onların yaptığı özveriyi yapamayız. Bize karşı çok iyi davranırlardı. Yazın çalışmak için tarlalara giderlerdi. Akşam onlar işten dönmeden, ben evde bulgur pilavı, tarhana çorbası hazırlardım. Akşam eve geldiklerinde yemeği hazır bulurlardı ve çok sevinirlerdi. Yiyecek giderlerimiz, evinde kaldığımız aile tarafından karşılanırdı. Ancak babam ara-sıra gelir, tarhana, bulgur, pirinç gibi yiyecekler getirirdi. Babam haftanın Perşembe günleri YABANABAT pazarında kasaplık yapardı. Bazı haftalar pazara giderdim.
Babam bana et, kuruyemiş ve şeker gibi şeyler alırdı, onları da kaldığım eve getirirdim.

Hafız Abdullah İşler, Kur'an eğitimini ilerletmek için 1945 yılında İstanbul'a gitti. İstanbul'a giderken yol parasını köy halkı toplayıp verdiler. Kamyonla ve manifaturacı Hasan Efendi ile birlikte gönderdiler. İstanbul'da Hacı Fahri Kiğılı'nın evinin altındaki yatılı Kur'an kursuna girdi. Orada yatıp-kalktı. Kurstaki öğrencilerin yeme-içme harcamaları da Hacı Fahri Kiğılı tarafından karşılanıyordu. Bir süre Hacı Fahri Kiğılı'nın ücretsiz imamlık yaptığı camide de yatıp kalktı. Hafız Hasan Akkuş'ta Kur'an'ı Kerim talim ve tecvidi okumaya başladı. Yaşı ilerlediği için vatani görevine çağrılmıştı. Vatani görevini İstanbul Topkapı Maltepe'de yaptı. Vatani görevini yaparken bir yedek subay onu emireri seçti. Bu nedenle öğrenci olduğu Kur'an kursuna hemen her gün gündüzleri gidebiliyordu. Hacı Fahri Efendi'nin yetişkin öğrencilerindendi. Bu nedenle ona öğrenci okutmada da yardımcı oluyordu. O günlerde Arapça eğitimine de başladı. Önce Musa Kazım Efendi isimli hocada Arapça okumaya başladı. Sonra da hemşehrisi Fatih Camii Müezzini Rıza Çöllüoğlu'ndan eski usule göre Arapça "sarf" ve "nahiv" dersleri aldı.

Hafız Abdullah İşler, Şehzade Camii imamı Necati Efendi'den de Kur'an'ı Kerim'i usulüne uygun okuma dersleri aldı. Vatani görevinin iki yılı İstanbul'da geçti, kalan 10 aylık kısmı için Trakya Çifte Nöbetçilere gönderildi.

1950 yılının sonlarına doğru vatani görevini bitirdi.

Hafız Abdullah İşler'in Mısır'a gitmeden önce hiçbir resmî eğitimi olmadı. Babası onu köyündeki 3 sınıflı okula göndermemişti. Türkçe okuma-yazmayı başkalarının yardımı ve kendi özel çabası ile öğrendi. İlkokul diplomasını Mısır'dan Türkiye'ye döndükten sonra aldı.

Eğitim İçin Mısır'a Gidişi

Hafız Abdullah İşler, eğitimi için Mısır'a gidiş olayını şöyle anlatıyor:

- Vatani görevimi bitirdikten sonra İstanbul'a gelmiştim. Hacı Fahri Efendi'nin kursunda bıraktığım sivil giysilerimi alacaktım. Döndüğümde elbiseler yerinde yoktu. Kurs arkadaşım Ahmet Ramazan bana; "ben Mısır'a gideceğim" dedi. Ben, "ben de giderim" dedim. Bizi bir Mısır tutkusu aldı. Hacı Fahri Efendi'ye düşüncemizi anlattık. O düşüncemizi uygun gördü ve bize pasaport almak için yardımcı olacağını söyledi. Kendisi ile helalleştik. Pasaportlarımızı çıkarttık. Mısır vizesi alma konusunda Rahmetli Mustafa Runyun bize yardımcı oldu. Köye geldim, anamı-babamı ziyaret ettim. Annem-babam çok razı olmadılar. "Köyden birini bulup, seni evlendirelim" dediler. Daha sonra beni çok acele ilk eşim Alpagut'lu Zeliha ile nişanladılar. Köyde bir-iki ay kadar kaldım. Bir gün babamla-anneme "ilim söz konusu olursa, Allah günah yazmazmış. Siz razı olmazsanız da ben gideceğim" dedim. Ben kararlı davranınca köy halkı bana biraz yol parası topladılar. O para ile İstanbul'a döndüm. Hoca Fahri Efendi vapur biletimizi alıverdi. Hoca Fahri Efendi, ilimde ilerleyeceğine inandığı, ışık gördüğü gençlerin bu çeşit giderlerini karşılardı. 1950 yılı Aralık ayının 16. günü İskenderiye'ye vardık. Bir gece İskenderiye'de kaldık. Misafir kaldığımız evin sahipleri tren biletlerimizi aldılar. Bizi Kahire'ye gönderdiler. Kahire'de bizden önce gitmiş öğrenciler vardı. Onlar Bağdat Oteli'nde kalıyorlardı. Bizi de o otele yerleştirdiler. El-Ezher Üniversitesine kaydımızı yaptırdık ve derslerimize başladık.

- Hafız Abdullah İşler, Mısır eğitim sistemine uygun olarak ilkokul, lise ve yükseköğretimini Kahire'de El-Ezher Üniversitesi'nde yaptı. Yükseköğrenimini dini ilimler fakültesinde bitirdi. Bir yıl da "Medeni Hukuk" dersleri okudu. 1951-1960 yılları arasında Türkiye'ye gelip-gidebiliyordu. Ramazan aylarında gittiği Yunanistan Gümülcine'de yaptığı vaazlardan dolayı, 1960 askeri darbesinden sonra, Türkiye'ye gelişinde, hakkında polis soruşturması başlatıldı. Bu nedenle üç yıl kadar Türkiye'ye gelip-gidemedi. 1963 yılı Ağustos ayında uzun bir vapur yolculuğundan sonra Türkiye'ye döndü. Dönüşte Türkiye girişinde incelenmek üzere kitaplarına el kondu. Daha sonra bir kısmı kendisine geri verildi, bir kısmı geri verilmedi. Mısır'da kalış süresi yaklaşık 13 sene oldu.

Hafız Abdullah İşler, Mısır'da kaldığı yıllarda maddi giderlerini nasıl karşıladığını da şöyle anlatıyor:

- Ramazan aylarında Yunanistan Gümülcine'ye vaaz için gittiğimde biraz gelirim oluyordu. Türkiye geliş-gidişlerim sırasında yaptığım vaazlardan da biraz maddi yardım alıyordum. Ancak maddi giderlerimizin önemli kısmı Kahire'deki Türk vakıflarınca karşılanıyordu. İlk zamanlarda Türk talebelerine 5 Mısır lirası veriyorlardı. O günün koşullarında bu para bizi geçindiriyordu. Daha sonraki yıllarda paranın değeri düştü. Gene de bizi açlıktan koruyordu. Türkiye'ye geldiğim yıllarda Hacı Fahri Kiğılı Hocama uğruyordum. O da Mısır'daki Türk öğrencilerine dağıtılmak üzere topladığı paraları bana veriyordu. Ben de bu paraları Türk öğrencileri arasında dağıtıyordum.

- Benim gittiğim yıllarda Kahire'de 15-20 Türk öğrenci vardı. Daha sonra bu sayı 50-60, zamanla 90-100 oldu. Tanıdığım Türk öğrenciler arasında Ali Özek, Emin Saraç, Osman Saraç, Mehmet Müftüoğlu, Ali İhsan Okur, Ahmet Karaca, Sezai Akdoğan, Mesut Erdoğan, Şevket Meraki, Ali Aras, Ali Hastaoğlu'da vardı.

- Hafız Abdullah İşler, Kahire'de eğitimini sürdürdüğü yıllarda son Osmanlı Şehü'l İslamlarından Mustafa Sabri Efendi ile İslam Konferansı Örgütü Başkanı Prof.Dr. Ekmelettin İhsanoğlu'nu ve onun babasını da tanımıştı. Onlar hakkındaki anılarını da şöyle anlatıyor:

- Ekmelettin İhsanoğlu, ben Mısır'a gittiğimde küçük bir çocuktu. Ben babası Ali İhsan Hoca'dan ders alıyordum. Ali İhsan Hoca çok ciddi bir ilim adamı idi. Bir tekkede kalıyordu. Oğlu Ekmelettin'i elinden tutup gezdirirdi. Babası Onun geleceğinde bir ışık görüyordu. Mustafa Sabri Efendi'yi de tanıyordum. Kendileri ile Türk talebeleri olarak zaman zaman görüşür, sohbet ederdik. Ben orada iken Mustafa Sabri ve Ali İhsan Efendi vefat ettiler. Mısır'da kabirler toprağın altında, kapısından girilen çıkılan bir koridor halinde oluyor. Cenazeler bu koridorda sağlı-sollu hazırlanmış kabirlere konuluyor. Ben her ikisinin de kabirlerine konulmasında bulundum. Kabrin üstüne kum yığıp, kapısını kapatıyorlar. Ali İhsan Efendi, Mustafa Sabri'den iki yıl sonra vefat etmişti. İhsan Efendi'yi kabrine koyduğumuz gün, Mustafa Sabri Efendi'nin kabrindeki kapıyı açıp, cesedine baktık. Bedeni iki yıl önceki gibi duruyordu. İhsan Efendi'yi kabrine koyduktan bir süre sonra mezar yokluğu nedeniyle, İhsan Efendi'nin kabrinin ayak ucuna kimsesiz bir çocuğu defnettik. Bir süre sonra bizim öğrenci arkadaşımız ve hemşehrimiz Mehmet Özgün vefat etti. Onu da aynı yere defnettik. Biz Mehmet Özgün'ü gömerken, Mustafa Sabri Efendi ile Ali İhsan Efendi'nin kabirlerine yeniden baktık. Her ikisinin de cesetleri gömüldükleri günkü gibi kefenlerinin içinde duruyordu. Fakat Ali İhsan Efendi'nin ayak ucuna konulan çocuğun bedeninden hiçbir şey kalmamıştı.

Hafız Abdullah İşler, dünyaca ünlü Ezher Üniversitesi hakkındaki görüşlerini de şöyle özetliyor:

- Bizim okuduğumuz dönemde El-Ezher Üniversitesi'nde ciddi bir durum vardı. Ben liseyi okurken çok hasta olduğum halde girdiğim sınavda tefsir tersinden 3 puan noksan aldığım için o yıl sınıfımı geçemedim. Ertesi yıl aynı sınıfın tüm derslerinden sorumlu olarak yeniden sınavlara girdim. El-Ezher'de Habeşistan, Sudan ve çeşitli Afrika ülkelerinden öğrenciler vardı. Daha sonra Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri'ne bağlı ülkelerden de öğrenciler gelmeye başladı. Bulgaristan, Türkmenistan, Kazakistan vb. ülkelerden de öğrenciler geliyordu. Öğrencilerden başka dünyanın çeşitli ülkelerinden gelen bilim adamları konferanslar verirdi. 1950 Kore Savaşından sonra Müslüman olmuş bir Kore'li profesör El-Ezher'e geldi. El-Ezher'de verdiği konferansta, "Ben müslümanım, biz islamiyeti Kore'de savaşan Türk askerleri ile tanıdık. Kore'ye İslamiyet Türk askerleri ile geldi." dedi.

- Hafız Abdullah İşler'in Kahire El-Ezher Üniversitesi'nce verilen bitirme diplomasının denkliği Türkiye yönetimince tanınmadı. Bu nedenle Diyanet İşleri Başkanlığı merkez kuruluşunda açılan bir sınavda kazanarak ilkokul diploması ile 24. 02.1966 tarihinde Din İşleri Yüksek Kurulu'nda mütercim olarak görev alabilmişti. Başkanlık Kuruluşunda görevi sürerken, bilgi ve görgüsü artsın diye Bağdat'a gönderildi. Bağdat'da bir yıl yüksek öğrenime devam ettikten sonra, yurtdışından aldığı ikinci diploma ile Türkiye'ye döndü. Böylece Türkiye yönetimince yüksek öğrenimi onaylanmış oldu.

Görevleri

Hafız Abdullah İşler, dini hizmet mesleğindeki görevlerine kendi köyünde ve hafızlık yaptığı Alpagut Köyünde imamlıklar yaparak başladı. Türkiye'ye döndükten sonra El-Ezher diplomasının denkliği kabul edilmediği için ilkokul mezunu olarak Diyanet İşleri Başkanlığı'nca açılan mütercimlik sınavını kazanarak, bu göreve atanmıştı. Daha sonra Bağdat'dan aldığı diploma ile Polatlı İlçe Müftüsü oldu (20.03.1972). Polatlı Müftüsü iken 1973 yılı milletvekili seçimlerinde Milli Selamet Partisi'nden Ankara Milletvekili adayı oldu. Bu nedenle 15.06.1973 tarihinde Mengen Vaizliği'ne nakledildi. 2 yıl bu görevde kaldıktan sonra, 29.07.1974 tarihinde Ankara Altındağ Vaizliği'ne, daha sonra 12.04.1977 tarihinde Ankara Merkez Vaizliği'ne atandı. İlgili yönetmelik gereğince rotasyona tabi olarak 16.09.1985 tarihinde Gölcük Vaizliği'ne nakledildi. Son resmi görevi olan Gölcük Vaizliğinde de yaklaşık bir yıl kadar görev yaptıktan sonra 16.07.1986 tarihinde emekli oldu. Diyanet İşleri Başkanlığı'nca 1986 yılı ramazan ayında Almanya'daki yurttaşlarımıza dini irşadda bulunmak üzere görevlendirildi.

Hafız Abdullah İşler, emekli olduktan sonra da mesleği ile ilgili hizmetlerini sürdürdü. 1986 yılında Diyanet İşleri Başkanlığı'nca bir ay süre ile geçici olarak görevlendirildiği Batı Berlin'deki konuşmaları cemaat tarafından beğenilmişti. Emekli olduktan sonra özel cami yönetimlerinin isteği üzerine, 1987 yılında yeninden Batı Berlin'e gitti. İki yıl imam-hatip ve vaiz olarak görev yaptı. Daha sonra Türkiye'ye döndü. İkinci kez Berlin'e çağırıldı. Batı Berlin'de bir yıl daha görev yaptı ve Türkiye'ye döndü. Yurda döndükten sonra Anadolu Finans Kurumu'nda dini işler danışmanı oldu. Bu arada Kızılcahamam-Çamlıdere Eğitim ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı'nda da genç-yaşlı hemşehri öğrencilerle dini sohbetler ediyordu.

Kırgızistan'ın bağımsızlığını kazanmasından sonra bu ve benzeri ülkelerde büyük bir dini bilgi boşluğu olduğu görülmüştü. Türkiye'den resmi veya özel kuruluşlar bu ülkelerdeki dindaşlarına dini bilgi sunmak konusunda çaba içindeydiler. Anadolu Finans Kurumu, Abdullah İşler'e dini konularda öğrencilere eğitim vermek üzere Kırgızistan'a göndermeyi teklif etti. Abdullah İşler, 1992 yılının 9. ayında Kırgızistan'a gitti. İki hafta orada inceleme yaptıktan sonra teklifi kabul etti. Abdullah İşler, Kırgızistan'da görev kabul edişini ve oradaki çalışmalarını şöyle anlatıyor:

- Kırgızistan'da yaptığım iki haftalık inceleme gezisi sonunda Kırgızların İslam dini hakkında hiçbir şey bilmediklerini tespit ettim. Halk dinleri hakkında bilgi sahibi olmayı da istiyorlardı. Oraya gidilmesinin ve Kırgız halkının dini bakımdan aydınlatılmasının benim gibi din hizmetlilerine düşen bir görev olduğunu düşündüm. 1992 yılının 12. ayında sürekli kalmak üzere Kırgızistan'a gittim. Önce 60 öğrenci ile eğitime başladım. Öğrencilere önce Türkçe öğretiyor, din eğitimi veriyor, hafızlık yaptırıyordum. Bir yıl sonra öğrencilerimizi imamlık yapacak düzeyde eğitiyorduk. Ben orada 9 yıl görev yaptım. Bu süre içinde öğrencilerimizden hafızlığını bitirenlerin 50-60 kadarı Pakistan, Suudi Arabistan gibi ülkelere eğitimlerini ilerletmek için gittiler. Öğrencilerimiz sadece Kırgızlardan ibaret değildi. Özbekistan, Kazakistan ve Türkmenistan'dan da öğrencilerimiz vardı. Öğrencilerimiz eğitimlerini yatılı sistemle sürdürüyorlardı. Ben döndükten sonra 2001 yılında bizim okul Kırgızistan Müftülüğü'ne bağlı bir yüksek okula dönüştürüldü. Bu okul, halen İstanbul'daki Aziz Mahmut Hüdai Vakfı tarafından verilen maddi destekle eğitimini sürdürüyor. Benim yetiştirdiğim öğrencilerin büyük bir kısmı Kırgızistan'da dini hizmette görev aldılar.

Tasavvuf Hayatı

Abdullah İşler Hoca'nın, tasavvufi bir yaşamı da vardır. O bu hayatın nasıl oluştuğunu da şöyle anlatıyor:

- Tasavvuf meselesi işin garip tarafıdır. Kahire'de Hz.Hüseyin adına, "HÜSEYİN EFENDİMİZ" camii var. Hz. Hüseyin Efendimizin bu camii içinde bir türbesi bulunuyor. Söylendiğine göre, Hz. Hüseyin Efendimizin başı oradaymış. Hz. Hüseyin Kerbela'da şehit edildikten sonra, başını Şam'a götürmüşler, sonra da zaman içinde Kahire'ye getirilip, camideki türbeye konulmuş. Hz. Hüseyin Efendimizin şehit edildiği gün, bu camide ve bazen de diğer günlerde şii, sünni birçok kişiler geliyorlar, orası insanlarla dolup taşıyor. Tasavvufi kimlikli kişiler de geliyorlardı. Kimi hırpani kıyafetli görünsün diye çuval giyiyordu. O kalabalık içinde temizlikten uzak kimseleri görüyorduk. İslam dininin temiz inançlarına uygun görmediği bazı davranışlar sergiliyorlardı. Onlar gibi olmak bize ters geliyordu. Biz bu durumu görürken, tasavvufa bulaşmamızı düşünemezdik. Türkiye'ye döndükten sonra 1964 yılında Kızılcahamam Merkez Camii imamhatibi Osman Emiroğlu, Kızılcahamam'da bakkallık yapan Salih ile Mehmet Zahit Kotku ve Sami Ramazanoğlu üstatları ziyaret etmeye karar verdik ve İstanbul'a gittik. Önce Mehmet Zahit Kotku ve sonra da Sami Efendi'yi ziyaret ettik. Bakkal Salih, Sami Efendi'ye "Efendim, biz sizden ders almaya geldik" dedi. Hacı Sami Efendi "Bizim adetimiz, ders almak isteyene‘İSTİHARE' yapmayı önermektir, siz istihare yapın, sonra gelirsiniz görüşürüz" dedi ve "biraz tövbe edin, istihareye devam edin, nafile oruç tutun, gece ibadete kalkmaya çalışınız" dedi. Bir süre sohbetten sonra ayrıldık.

- Ankara'ya döndükten sonra Sami Efendi'nin tavsiyelerini mümkün oldukça uygulamaya çalıştım. İkinci kez kendisini ziyaret ettim. Yaptığım bir istiharede; kendimi İstanbul Beyazıt Camii'nde görüyordum. Camide güzel güzel giyinmiş insanlar caminin bir bölümünde, bir kürsünün çevresinde toplanmış oturuyorlardı. "Neden burada oturuyorsunuz" dedim. Dediler ki; "Şimdi buraya bir kişi gelecek, o kişi bize konuşacak, biz onu bekliyoruz." Ben de beklemek istedim ama, onların arasına giremedim, dışarıda kaldım. Beklenen kişi geldi. Ben o zatı tanıdım. Daha önce de görüşmüştüm. Bu kişi Hacı Sami Efendi idi. Kürsüye çıktı, konuşmaya başlamadan önce bana baktı. Elinde iki tane kitap vardı. Birinin rengi gül renginde, diğeri sanki kül rengine yakındı. Hacı Sami Efendi bana kitapları uzatıp verdi. Bu rüyadan sonra ben tekrar İstanbul'a Hacı Sami Efendi'yi ziyarete gittim. Hacı Sami Efendi bana "İstihare yaptın mı?" dedi. Ben de "evet efendim" dedim. Rüyamı anlattım, sonra bana ders verdi. O günden bu güne tasavvufi yaşamım devam ediyor.

Evlilikleri ve Çocukları

Hafız Abdullah İşler'in ilk evliliği hafızlık yaptığı Alpagut köyünden Zeliha Hanımla oldu. Mısır'da öğrenci iken ikinci evliliğini yaptı. Bu evliliğinin gerekçesini şöyle anlatıyor:

- Ben Mısır'da iken hemen her yıl Türkiye'ye gelip iki-üç ay kalıyordum. Bazı yıllar, özellikle 1960 yılından sonra gelemez oldum. Mısır'ın kadınları çok tehlikeli, pek de içine kapalı değil. Her şeyi apaçık söyleyiverirler. Gelenek-görenekleri böyle. Bazı davranışları ile erkekleri etkilerler. Bir kısım öğrenci arkadaşlarımız orada nefislerine kapıldılar, kötü olaylar oldu. Ben bu olaylardan uzak kalmak için orada ikinci bir evlilik yaptım. Benden önce arkadaşımız Hüseyin Avni Çelik bir evlilik yapmıştı. Onun hanımı ile benim evlendiğim hanım arasında bir tanışıklık varmış. Ben Hüseyin Avni'ye evlenmek istediğimi söyleyince, onun hanımı aracılığı ile Mısır'daki eşimle evlendim. İkinci eşimin adı Atiyat'tır. Babası Türk, annesi Mısırlı idi. Dul bir hanımdı, o da benimle ikinci evliliğini yapmıştı. Çocuğu yoktu. 1961 yılında bir kızımız oldu. Nursen isimli bu kızım halen Mısır'da yaşıyor. Evlendi, 4 çocuğu var. Ben Kırgızistan'da iken Atiyat hanım vefat etti. Kızımla görüşüyoruz. O Ankara'ya geliyor, biz Kahire'ye gidiyoruz. Türkiye'deki kardeşleri ile sürekli haberleşiyorlar. Kızımı Mısır'daki geleneklere göre ben evlendirdim.

Abdullah İşler Hoca, Kırgızistan'da görev yaptığı dönemde bir evlilik daha yaptı. Bu evliliğin gerekçesini de şöyle anlatıyor:

- Kırgızistan'da kaldığım 9 yıllık süre içinde bir evlilik daha yaptım. Orada evlendiğim eşim, bizim okulda aşçı olarak çalışıyordu. Eşimin sakat bir oğlu ve evlatlık bir kızı vardı. Sakat oğluna bakamadığı için evlenmek istiyordu. Nasipmiş evlendik. Evlatlık kızını Ankara'ya getirdim. Burada okuttum ve evlendirdim. Ben Kırgızistan'da bir ev ve biraz arazi satın almıştım. Onları kızıma verdim. Eşim de ben, Ankara'ya döndükten bir ay sonra vefat etti.

- Abdullah İşler'in Türkiye'deki ilk evliliğinden 3 oğlu, 2 kızı oldu. Büyük oğlu Nurullah İşler, Ankara Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nde daire başkanı olarak çalışıyor. İkinci oğlu Prof.Dr. Emrullah İşler Gazi Üniversitesi'ndeArap Dili ve Edebiyatı bölümünde öğretim üyesi. Küçük oğlu Ahmet Sami İşler, tekstil dalında ticaret yapıyor. Kızları Hamiyet ve Nuran ev hanımı, evlendiler, çolukçocuk sahibi oldular.

- Abdullah İşler'in ilk eşi Zeliha Hanım, 2007 yılında vefat etti. Abdullah Hoca, bu kez Kadime Hanımla evlendi. Allah her ikisine de sağlıklı ve mutlu ömürler versin.

Genel Bir Değerlendirme

Hafız Abdullah İşler, öncelikle iyi bir hafızdır. Mısır şivesi ile ve etkileyici bir uslupla okuduğu Kur'an'ı Kerim'le dinleyenleri manevi olarak etkileme yeteneğine sahiptir. İkinci olarak, önce Türkiye'de sonra da Mısır'da 13 yıl eğitim görmüş bir kişi olarak İslam dini ile ilgili Arapça temel dini kaynaklardan kendi dili ile yararlanma olanağına sahiptir. Arkadaşı ve meslektaşı Rıza Çöllüoğlu'nun deyimi ile bu kaynakları gazete okur gibi okuma ve anlama gücü var. Aynı zamanda iyi bir hatip. Coşkulu vaazları ile kendisini dinleyenleri etkilemede başarılı bir vaiz. Buna karşın mütevazi, bulunduğu dini toplantılarda ön plana çıkmak gibi bir hevesi yoktur. Bu özellikleri ile Ankara'daki dini çevrelerde ve özellikle Kızılcahamam ve Çamlıdereli hemşehriler arasında saygın bir yeri var. Halen 80 yaşında. Yüce Allah sağlık ve mutluluk dolu yıllar sürecek bir ömür versin.

Kaynak:
1- ESYAV;  20. Yüzyılda Kızılcahamam-Çamlıdere'de Yetişen Ünlü Hafızlar,  ESYAV Yayını, Hazırlayan Kemal GÜRAN




  İlçemiz Halkı için kullanılan “ÇITAK” lâkabının kaynağı nedir?


Çıtak kelimesi Arkadaş sözlüğünde şöyle açıklanıyor:

 

1-Dağlı, dağlarda yaşayan köylü.

2-Yabancı, göçmen.

3-Kavgacı, inatçı, huysuz.

4-İyi giyinmiş, yakışıklı delikanlı 1

 

Derleme sözlüğünde ise :

 

Çubuk Haymana ve Polatlı çevresinde dağda yaşayan ve odun satarak geçinen kimse olarak ifade ediliyor.

 

Hemen bütün Orta Anadolu’da, ilçemiz halkı Çıtak olarak tanınır . Bu güne kadar bu kavram ile ilgili olarak doğru yanlış bir sürü senaryo üretilmiştir. Bu gün araştırmacıların, gezi notları ve belgelere dayanarak yaptıkları değerlendirmeler, bu çeşit kavramlar hakkında az da olsa bir fikir verebilmektedir.

 

Bu gün Çıtak kelimesi hala Rumeli’de Çıtak, Orta Asya’da ise Çatak veya Çotak şeklinde kullanılıyor.

 

Yaptığımız araştırmalar bizi, Çıtakların Orta Asya’daki kökleri hakkında bazı ipuçları bulmamızı sağladı. Bu kelimenin menşeinde Çiğil Türkleri ile karşılaştık.

 

Çiğiller, Doğu ve Batı Türkistan sınırında Karluklarla beraber yerleşmiş ve komşuları Oğuzlarla devamlı mücadele halindedir.

 

Kaşgarlı Mahmud’a göre Çiğiller; Peçenek, Kıpçak, Oğuz, Başkurt ve Uygur gibi büyük boylardan ve Türkler’in aslen ayrıldıkları 20 ilden biridir. Çiğil lehçesi de Oğuz lehçeleri gibi sırf Türkçedir.

 

Araştırmacı Y. Ziya Yörükân’a göre Oğuzlar, aynı bölgede beraber yaşadıkları halde kendilerinden olmayan üruğlara Çıtak demişler. Türklerde ve Oğuzlarda böyle bir gelenek olduğu biliniyor. Oğuzlar kendilerini Türk budununun en asil ve şerefli boyu olarak gördükleri için, çevrelerinde kendileri gibi muharip ve kahraman görmedikleri boylara önce sevmedikleri Çiğillerin adını taktılar. Yani onlara Çiğil dediler. Sonraki yıllarda ise bu telakki Çıtak (Veya Çatak) ve Yörük tabirleri ile ifade edilmeye başlandı. 2 Bu tesbite dayanarak Çıtakların Oğuz boylarına dahil olmadıklarını rahatça söyleyebiliriz.

 

Çıtakların Anadolu’ya geliş tarihleri ile ilgili olarak da farklı görüşler var.Ziya Gökalp Çıtakların Anadolu’ya Selçuklularla beraber gelip (11.asrın ikinci yarısı ve 12.asırda) yerleştiklerini belirtiyor. Fakat aralarında var olduğu belirtilen husumet yüzünden beraber geldikleri şeklindeki bu görüş biraz zayıf görünüyor.

 

Y. Ziya Yörükan ise, Orta Asya’dan göç eden Çıtakların Hazar Tuna yolu ile Balkanlara, küçük bir kolunun da güneye inip Anadolu’ya geldiğini belirtiyor. Orta Asya’daki Moğol-Kıtay çatışması sonucu yapılan göçlerin ilki; Başkırt, Peçenek, Macar ve Bulgarlar tarafından 932 de Balkanlar’a, ikincisi de 11.asır başlarında Kıpçak, Karluk ve Oğuzlar tarafından yapılmıştır. Bu boylar arasında, Karluklarla beraber yaşadıklarını bildiğimiz Çiğillerin ismine rastlanmadığına göre, Çiğillerin zamanla zayıflayıp dağıldıkları ve Çıtak olarak isimlendirildikten sonra küçük guruplar halinde diğer boylarla beraber hareket ettikleri ihtimali düşünülüyor.

 

Büyük ölçüde Şaman dinine mensup olan bu boylar, yerleştikleri Balkan ülkeleri ve Anadolu’da yerli Hiristiyan halk ile kaynaşarak zamanla Hiristiyan dinine geçtiler ve büyük ölçüde kimlik kaybına uğradılar.

 

17. asırda Anadolu ve Balkanları dolaşan Evliya Çelebi, ülkenin kuzeydoğusundan Uz (Oğuz) bölgesi olarak bahsederek Silistre’de orta boylu, şen ve sağlam yapılı insanlardan müteşekkil Çıtak isminde bir toplumun yaşadığını, ayrıca Dobruca’da da “Dobruca Çıtakları” olarak anılan büyük bir Çıtak kolunun varlığından bahsederek, Tatar, Ulah ve Bulgarlar’ ın karışımından meydana gelen Çıtak’ların hanımlarının çok utangaç ve namuslu olduklarını da vurguluyor.

 

Çıtak kelimesinin sözlük anlamı ve Orta Asya’daki hayat tarzları dikkate alınırsa, Yabanâbad’ın doğal yapısının yerleşmeleri için uygun olduğu görülüyor. Fakat genelde bütün Yabanâbad ahalisine Çıtak demek yanlış olacakdır. Kanaatimizce Oğuzlar’dan ayrı olarak dağlık kesimlerde yerleşmiş kısmî bir Çıtak nüfusundan bahsetmek daha sağlıklı olacaktır. İlk bakışta Berçin Çatak ve Yıldırım Çatak köylerini, o günden bugüne kısmî Çıtak yerleşiminin izleri olarak değerlendirmek mümkün gibi görünse de, Türk Dil Kurumu sözlüğünde, Çatak kelimesinin; "iki dağ yamacı arası dere yatağı." olarak belirtilmiş olması, bu köylerin Çatak isminin, arazinin fizik yapısından kaynaklanmış olduğu anlaşılıyor.

 

Çıtaklar’ın Timur ile beraber Anadolu’ya geldiklerini ve Ankara Savaşı’ndan sonra çevreye yayıldıklarını anlatan görüşler varsa da,Timur’ u anlatan eserlerde böyle bir kayıt yok. Ancak, Çıtakların Yıldırım Bayezid’ in ordusunda Rumeli kuvvetleri içinde yer aldıkları ve savaştan sonra dönmeyip bölgede kalmış olabileceği fikri daha makul görünmektedir. Çünkü H. Çınar ve O. Gümüşçü de Yıldırım ve Işık Dağı çevresinde bazı köylerimizin (Berçin Çatak ve Yıldırım Çatak) Çatak veya Çıtak adını almasını, Yıldırım ön adı kadar ilginç görüyorlar. 3

 

Halk arasında yaygın olan, uzun savaş yıllarındaki bezginlikten dolayı asker kaçaklarının beyaz elbise (ak çit) giymiş bir halde dolaştıkları ve halkın bunlara Çıtaklar ismini vermiş olması görüşü gerçek dışıdır. Çünkü takdir edilmelidir ki, hiçbir asker kaçağı kendisini belli edecek beyaz bir elbise giymez.

 

Fakat bildiğimiz bir şey var ki; Oğuz Türkleri devamlı beyaz elbise giymişler, beyaz rengi uğurlu, siyah rengi de uğursuz saymışlardır. Yine Y.Ziya Yörükân’ın tesbitine göre Çiğillerin de yün ve kürkten elbise ve beyaz tiftikten kıymaç börk giydiklerini, bu kıyafetin Ceyhun’dan Çin’e kadar Türkler arasında genelleştiğini biliyoruz 4 Dolayısıyla ecdâdın beyaz giyinmesi, sadece Millî Mücadele’ye has bir özellik değil, Orta Asya kültürünün bir parçasıdır. Eğer bu görüş doğru olsaydı, bütün Türk boylarının Çıtak olarak anılması gerekirdi.

 

Milli Mücâdele yıllarına ait küçüklüğümüzde duyduğumuz bir başka rivâyete göre ise; Yabanâbad halkının bir kısmı,savaşa tiftikden örülmüş beyaz bir elbise ile katıldığı için kendilerine “Çitiaklar” denilmiş. Fakat beyaz rengin, Türkler tarafından daima tercih edildiği ve kutsal kabul edildiğini de belirtmemiz gerekir.

 

Yapılan araştırmalarla ilgili tesbitler farklı yorum ve kanaâtlere sebep olabilir. Bu tabiî bir olgudur. Çünkü tarihte kesin bir kanaate varabilmek için elde kuvvetli deliller olması gerekir.

Yabanabad 2000 eserimiz yayınlandıktan sonra bir çok arkadaşımızdan kendi köylerinin kökeni ilgili soru aldım. Bunlara cevap verebilmek çok zor.

 

Ayrıca Çıtaklar’ ın Oğuz Türkleri’ nin bir boyu olduğuna dair mevcut olan görüş de, Yusuf Ziya Yörükan’ın tesbitlerine göre geçerli değil. Çünkü o, Çıtakların önceki ismi olan Çiğillerin, Oğuzlar dışındaki Türk boylarından olduğunu belirtiyor.

 

Bunun yanında 24 Oğuz boyunu incelediğimizde aralarında Çıtak diye bir boy göremiyoruz. Şahsen bundan bir kompleks duymuyorum. Çünkü, insanın kendi soyunu sülalesini seçmek hakkına sahip değil. Geniş bir bakış ile, aynı mekanda farklılıklarla beraber yaşamanın önemi ve gereğine inanıyorum. İnsanca ve dostça.

 

Geçmiş geride kaldığı için artık önümüze bakarak, bu memleket için bir şeyler yapabilmenin heyecanını ve sorumluluğunu taşımamız gerekiyor.

 

Çıtak, Oğuz, Çerkez, Laz olmanın ötesinde “insan” olabilmenin şerefi her şeyin üzerinde. Bu şerefin sorumluluğu, aylaklık ve tembellik değil, gelecek kuşaklara yaşanabilir bir miras bırakabilmek, yaradılış gayesine uygun olarak yaşayabilmektir.

 
Kaynakça:
1-Arkadaş Türkçe sözlük 256
2-Y.Ziya Yörükân Anadoluda Yörükler ve Tahtacılar s.401
3- Hüseyin Çınar – Osman Gümüşçü Osmanlıdan Cumhuriyete Çubuk Kazası – Çubuk bel. yay. 2002 Ankara s.93
4- Y. Z. Yörükân age.s. 401
Kaynak  : www.muzaffereker.com
 
  












 

 

Müslümanlar, dünya nüfusunun dörtte birini oluşturmaktadırlar. İslâmîyet bugün artık beş kıtaya yayılmış vaziyettedir. İslâm Dininin Dünya Medeniyetine çok büyük katkıları olmuştur.

 

İslâm'ı çeşitli yönleriyle tanımak için bu dini çeşitli yönleriyle tanıtan muteber eserlere müracaat etmek gerekir. Bu bölümde amaçlanan ise, İslâm Dininin itikat ibadet ve ahlak esaslarıyla ilgili çok özet bilgiler sunarak bir ön fikir vermektir.  

 

İslâm: "İslâm", Arapça bir kelimedir. Kökü "barış" anlamına gelen "silm (selm)" kelimesine dayanır. Sözlükte itaat etme, boyun eğme anlamına gelir. Herhangi bir zorlama olmaksızın gönülden ve içtenlikle Allah'a itaat etmek, O'na teslim olmak, emir ve yasaklarına kayıtsız şartsız boyun eğmek demektir.  İslâm, Yüce Allah'ın son Peygamber Hz. Muhammed'e vahiy yoluyla bildirdiği O'nun da insanlara ulaştırdığı şeylerin tümünü kabul ederek onları yasamak, sözleri ve isleriyle onları kabul ettiğini göstermek, Allah'a ve Rasulüne itaat etmektir.  

 

Müslüman: İslâm Dininin kurallarına uyan, İslâm'ın kurallarını hayata geçiren kimsedir.  

İman: Sözlük anlamı doğrulamak tasdik etmek bir şeye tereddütsüz ve kesin olarak yürekten inanmak anlamına gelen iman, İslâmî bir deyim olarak Allah'a ve Hz. Muhammad'in Allah tarafından haber verdiği kesin olarak belli olan şeylerin doğru olduğuna tereddütsüz inanmaktır.

 İmanın Esasları:  

Peygamberimiz Hz.Muhammed; imanın ne demek olduğunu sorana:

 

İman, Allah'tan başka tanrı olmadığına, Muhammed'in Allah'ın kulu ve elçisi olduğuna, Allah'ın meleklerine, Kitaplarına, Peygamberlerine, Ahiret gününe, Kadere (Hayır ve ser her şeyin Allah'ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) inanmaktır" şeklinde cevap vermiştir. Peygamberimizin bu sözü, İslam'daki inanç temellerini göstermektedir. Simdi bunlara kısaca değinelim.  

 

1. Allah'a İman: Allah'ın varlığını, birliğini, ezeli ve ebedi olduğunu, yani varlığının bir başlangıcı olmadığını ve ebediyken sona ermeyeceğini, esinin, benzerinin, ortağının, oğlunun, kızının olmadığını; varlığı kendinden olup varlığı için bir başka şeye muhtaç olmadığını, yaratılmış olan şeylerden hiç birine benzemediğini, dolayısıyla düşündüklerimizden ve hayalimize gelen şeylerin hepsinden başka olduğunu; her şeyi bildiğini, herşeyi gördüğünü, her şeyi işittiğini, duyduğunu, her şeye gücünün yettiğini, her şeyi yaratanın O olduğunu ..Kısacası, her türlü eksiklikten uzak oldu?unu ve her türlü eksiksizlik özelliğine sahip olduğunu kabul etmek ve buna yürekten, tereddütsüz bir şekilde inanmak; ergenlik çağına ulaşmış her akil sahibine farzdır.  

 

2. Meleklere İman: Allah'ın yarattığı şeyler, gözümüzle gördüklerimizden ibaret değildir. Göremediğimiz ve hakikatlerini bilemediğimiz ruhani ve nurani varlıklar da vardır. Meleklerde bunlardandır. meleklerin varlığını peygamberler ve ilahi kitaplar haber vermektedir. Bu sebeple onları inkar etmek , Peygamberleri inkar etmek gibidir.  

 

Melekler yaratılışı, insanlarınkine benzemez. Onlarda yeme, içme, erkeklik, dişilik gibi özellikler yoktur. Günah islemezler, Allah'ın kendilerine verdiği görevleri yaparlar. Sayılarını Allah'tan başka kimse bilmez.  

 

3. Kitaplara İman: Allah, insanlara doğru yolu göstermek, onları dünya ve ahirette mutlu kılacak ilkeleri bildirmek, akıllarıyla cevaplarını bulmaları imkansız bazı konularda onları aydınlatmak üzere Peygamberler göndermiştir. Bu peygamberlerden bazılarına insanlara tebliğ edilmek üzere yol gösterici kitaplar indirilmiştir. Allah Teâlânın Kitap göndermesi, sahifeler halinde başlamıştır.İlk sahifeler, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Adem'e gönderilmiştir. Sayıları henüz son derece sınırlı olan, hayatları ve ilişkileri henüz kompleks hale gelmemiş o zamanın toplumlarının ihtiyacının görülmesinde bu sahifeler yeterli olmaktaydı.  

 

Peygamberlerin getirdiği esaslarla ve bu esasların Işığında insan aklinin faaliyetleriyle uygarlık ilerledikçe, insanların hayat ve ilişkileri daha kompleks hale geldikçe Allah Teâlâ da daha kapsamlı sahifeler ve kitaplar göndermiştir. İlahi kitaplar son kitap Kur'an-ı Kerim'le zirveye ulaşmış ve Kur'an-ı Kerim ilahi korumaya alınmıştır. Artık bundan sonra ilahi kitap gelmeyecek ve Kur'an-ı Kerim kıyamete kadar insanlığın rehberi olacaktır. Tevrat Hz. Musa'ya, Zebur Hz. Davut'a, İncil Hz. İsa'ya indirilen büyük kitaplardır.  

 

Müslüman, Allah tarafından Peygamberlere indirilen kitapların hepsine inanır. Ancak bu kitaplardan, Allah'ın indirdiği gibi hiç bir harfi bile değişmeden günümüze kadar ulasan yegane ilahi kitap, sadece Kur'an-ı Kerim'dir. Diğerleri ise ya tamamen kaybolmuş veya insanlar tarafından değiştirilmiş; böylece asli şekillerini kaybetmişlerdir. Bu yüzden bugün Kur'an-ı Kerim'in dışında elde mevcut bulunan diğer ilahi kitaplarda yer alan sözlerden hangilerinin Allah'a ait olduğu, hangilerinin ise insanlar tarafından bu kitaplara sokulduğunu ayırdetmek mümkün değildir.  

 

Zaten Kur'an-ı Kerim indirildikten sonra ilahi kitaplara ihtiyaç kalmamıştır. Artık onların hükmü sona ermiştir. Çünkü, yukarı da da belirttiğimiz gibi Kur'an-ı Kerim, diğer kitaplarında ihtiva ettiği Allah'ın birliğine Peygamberlerine, kitaplarına, meleklerine, ahiret gününe iman; canın, malın, neslin, aklın ve dinin korunması gibi hak dinin temel esaslarını yeniden ve en mükemmel bir şekilde ortaya koymuş, daha önceki kitaplarda da yer alan gerçekleri tasdik etmiş, tahrif edilen hususların doğrusunu açıklamıştır.  


 

4. Peygamberlere İman: Yüce Allah, insanlara kendi içlerinden seçtiği son derece yetkin insanlar aracılığıyla dinini bildirmiştir. Bu kimselere "peygamber" denir ki Allah ile kulları arasında bir elçi demektir.  

 

Peygamberlik, Allah'ın insanlardan dilediğine verdiği bir görevdir. Çalışmakla elde edilmez. İlk Peygamber Hz. Adem son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v) dır. Bu ikisinin arasında pek çok peygamber gelip geçmiştir. Sayılarını Allah'tan başka kimse bilmez. Bunlardan bir kısmının adı Kur'an'da geçmektedir. Her millete kendi diliyle konuşan peygamberler gönderilmiştir.  

 

Peygamberler de insandır. Bu bakımdan yeme, içme, uyuma, dinlenme, evlenme, hastalanma gibi beşeri hususlarda diğer insanlarla aralarında bir fark yoktur. Bunlar peygamberler için bir eksiklik değildir. Ancak hepsinde mutlaka bulunması gereken ortak nitelikler şunlardır. Sıdk (doğruluk), emanet (güvenilir olma), fetanet (çok zeki ve akilli olmak), tebliğ (bildirmekle yükümlü bulundukları hükümleri insanlara anlatmak). Peygamberlerin, peygamberliğini insanlara anlatmak için Allah kendilerine mucizeler vermiştir. Son peygamber Hz. Muhammed (s.a.v)'e de böyle pek çok mucize verilmiştir. Fakat O'nun en büyük ve sürekli mucizesi, hiç şüphesiz ki Kur'an'dır.  

 

5. Ahiret Gününe İman: Allah'tan başka hiç bir varlık kadim ve ezeli değildir. Hepsi de Allah'ın yaratmasıyla sonradan meydana gelmiştir. Sonradan yaratılan şeylerin bir de sonu vardır. Çünkü Allah'tan başka hiç bir şey ebedi ve baki değildir. Dünyanın da sonunun gelip düzeninin alt üst olmasından yani Kıyametin kopmasından sonra Allah'ın emriyle bütün canlılar tekrar diriltilecektir. Buna öldükten sonra tekrar dirilme denir. İnsanlar dünyada yaptıkları şeylerden sorguya çekilecek, haklı haksiz ayırt edilecek, kimin kimde hakki varsa alınacak, herkes dünyada yaptığı iyilik ve kötülüğün karşılığını mutlaka görecektir. İste bütün bunlara inanmak da iman esaslarındandır.  

 

6. Kadere İnanmak: (Hayır ve Şer; her şeyin Allah'ın takdiri ve yaratmasıyla olduğuna) inanmak. Kader, Allah Teâlânın, ezelden ebede kadar olacak her şeyi en ince ayrıntılarıyla bilip takdir etmesidir.Allah kullarına hayrı da şerri de serbestçe seçebileceği bir irade vermiştir. İnsan iyiliği veya kötülüğü kendi seçer. Onun seçtiğini de Allah yaratır. Ancak, Allah Teâlâ, kulun kötülüğü seçmesine razı değildir. Bu yüzden kullar kendi seçimlerine göre karşılık göreceklerdir. İste, hayır ve şer her şeyin Allah'ın yaratmasıyla meydana gelmesinin anlamı budur. Buna da inanmak iman esaslarındandır.  

 

İbadetler:  

Namaz: Namaz, müslümanın günlük ibadetidir. İman ettikten sonra müslümanın, yerine getirmekle yükümlü bulunduğu farzların basında gelir. Namaz, insani kötülüklerden uzaklaştırır, manen olgunlaşmasını sağlar, ruhi melekelerini geliştirir, günahlardan arındırarak manevi huzura kavuşmasını temin eder. Allah'a manen yakınlaşmanın en önemli vasıtalarından biri olan namaz, Allah'ın rızasını kazandırır. Günde münferit olarak veya cemaatle beş defa kılınan namaz, insana daima Allah'ı hatırlatır. Müslüman, şafak vakti kalkar ve ilk önce sabah namazını kılmak suretiyle Allah'ı anarak güne başlar, gün ortasında öğle namazıyla yine O'na yönelir, dünya meşgalelerinin kendisini iyice yorduğu bir vakitte ikindi namazıyla yaratıcısını unutmadığını gösterir, aksam namazıyla Allah'la olan ahdini yenileyerek gününü bitirir ve nihayet uykuya yatmadan önce tekrar Allah'ın huzuruna durmak suretiyle O'nun yardımını dilemeyi unutmaz. Cuma günleri cemaatla kılınan Cuma namazı ile yılda iki defa dini bayram günlerinde kılınan bayram namazları, müslümanlara, hep birlikte Allah'ın huzuruna durma imkanı verir. Böylece müslüman, bir taraftan dünyadaki islerini yürütürken öbür taraftan yaratıcısıyla irtibatını asla kesmez, O'ndan uzaklaşmaz, dünya ahiret dengesini sağlamış olur.  

 

Abdest: Namaz kılabilmek için abdest almak şarttır. Abdest, yüzü dirseklerle beraber elleri yıkamak, ıslak elle başı mesh etmek, topuklarla beraber ayakları yıkamaktır. Aslında manevi bir temizlik olan abdestin maddi temizlik açısından da büyük faydaları vardır.  

 

Gusül: Gusül, ağız ve burnun içi dahil hiç kuru yer kalmamak üzere tepeden tırnağa vücudun her tarafını yıkamaktır. Cinsel ilişkide bulunmuş olanların, adet ve lohusalık halleri sona ermiş bulunan hanımların gusül yapmaları gerekir. Ayrıca en az haftada bir defa her müslümanın yıkanması dini bir tavsiyedir. İslâm dini, temizliğe büyük bir önem vermiştir. Peygamberimiz: "Temizlik imanın yarısıdır." buyurmuştur.  

 

Müslümanın her şeyiyle tertemiz olması, dini görevlerindendir. Bedenin, elbisesinin, oturup kalktığı ve ibadet ettiği yerlerin, yiyip içtiği şeylerin temiz olması gerekir.  

 

Oruç: Niyet ederek tan yerinin ağarmaya başlamasından aksam güneş batıncaya kadar yeme içme ve cinsel ilişkiden uzak durmak suretiyle tutulan orucun dinî ahlakî, sosyal ve sıhhî bir çok yararları vardır.  

 

Oruç tutan kimse sabretme, sıkıntılara göğüs germe, açlığa susuzluğa dayanma ve nefse hakim olma melekesi kazanır. Fakirlik ve yoksulluğun ne demek olduğunu daha iyi anlar. Bunun sonucu olarak, şefkat, merhamet, başkalarına yardım etme ve insanlara faydalı olma gibi yüce duygular kazanır. Elindeki nimetlerin kadrini bilir, israftan sakınmayı öğrenir.  

 

İnsanın manen yükselmesini sağlayan oruç, kişinin iradesini güçlendirir, başkalarına karşı, sevgi, merhamet ve yardim hislerinin gelişmesini temin eder.  

 

Akıl sahibi ve ergenlik çağına gelmiş her sağlıklı müslümanın tutmak zorunda olduğu oruç, bir aydır. Kamerî aylardan Ramazan ayında tutulur.  

 

Zekat:  Zekat, dinen zengin sayılan ergenlik çağına gelmiş akıl sahibi müslümanların, mallarının belli bir miktarını ki genellikle % 2,5 diğer bir ifade ile kırktabirini seneden seneye fakir müslümanlara vermesidir.  Zekat, sözlükte temizlik ve artma anlamlarına gelir. Çünkü günahlardan temizlenmeye ve malın bereketlenmesine vesiledir.  İslâm, yoksula yardımı kişinin isteğine bırakmayarak zengin olan herkesin zekat vermesini zorunlu kılmıştır. Çünkü zekat, Allah'ın zenginlere ihsan ettiği malda, fakirlerin hakkıdır.  Zekat, Allah'ın rızasını kazandıran, kişinin anlayışında, malın, araç olmaktan çıkarak amaç haline gelmesini önleyen, insanda başkalarını düşünme, merhamet ve iyilik gibi güzel duyguları geliştiren ve toplumsal barışı sağlayan bir ibadettir.

 

Hac: İslâm'ın esaslarından biri olan Hac, hac günlerinde Kabe'yi ve etrafındaki bazı kutsal yerleri usûlüne göre ziyaret ederek buralarda yapılması gerekenleri yerine getirmektir. Gücü yeten her müslümana ömründe bir defa hac yapmak farzdır.

 

Hac; her yıl, dilleri, renkleri, ülkeleri, kültürleri farklı, fakat hedef ve gayeleri ayni milyonlarca müslümanın bir arada, hep birden ibadet edip Allah'a yönelmelerini, birbirleri ile tanışıp kaynaşmalarını, müslümanların dertlerini görüşüp ortak çareler üzerinde düşünmelerini sağlar.  

 

Hac ibadeti esnasında günlük giysilerinden soyunup ihrama giren müslümanlar, zenginlikle böbürlenmemeyi, insanlar arasındaki eşitliği, ölümü ve öldükten sonra dirilişi unutmamayı fiilen yaşar ve öğrenirler.  

 

İhramlı için konulan yasaklar, hiç kimseye, hatta haşerelere bile zarar vermeme, yaratıklara şefkat ve merhamet, zorluklara sabretme melekesi kazandırır. Böylece Hac farizasını eda eden kimseler, Allah'a kulluk vazifelerini ifa etmiş oldukları gibi çevresindekilere yararlı olma, hiç değilse zarar vermeme alışkanlığı kazanmış olur. 

 

Kaynak: www.diyanet.gov.tr 

 
  




 




       

 Abdullah İŞLER

 Ali GÜRAN

 Ali Osman ATAKUL

 Amir ATEŞ

    
       

 A. Mehmet Özdemir

 Cemalettin ÇİMEN

 Durali ÜNVER

 Dursun ALTUNDAL

    
       

 Fazlı ÇOBAN

 Ferda ÇİMEN

 Halil OKUR

 Hasan AKKUŞ

    
      

 Hasan BÖKE

 Hüseyin AKGÜL

 İbrahim OKUR

 İhsan BULUT

    
      

 İsmail GÜNGÖR

 İsmail Hakkı KILINÇ

 İsmet AYDIN

 Kamil ÇÖLLÜOĞLU

    
      

 Kemal GÜRAN

 Kurban KUMAŞ

 Mehmet ALTUNDAL 

 Mehmet YILMAZ

    
      

 M. Sabri MÜLKOĞLU

 Mustafa ÜNAL

 Necip OKUR

 Osman EMİROĞLU

    
      

 Osman KAYA

 Osman TAŞKAN

 Rıza ÇÖLLÜOĞLU

 Seyfettin FİDAN

    
     

 Ziya TIĞLIOĞLU

 

 

 

Kaynak:
1- ESYAV;  20. Yüzyılda Kızılcahamam-Çamlıdere'de Yetişen Ünlü Hafızlar,  ESYAV Yayını, Hazırlayan Kemal GÜRAN
2- Kazım ATALIK, Mustafa GÜNGÖR.
       

(ESYAV Genel Koordinatörü sayın Saim ÇÖLLÜOĞLU'na kaynak temininde göstermiş olduğu ilgiden dolayı teşekkür ederiz.)

 




0 Yorum - Yorum Yaz


      Kızılcahamam kaplıcalarının geçmişi Roma İmparatorluğunun parlak devirlerine kadar uzandığı sanılıyor. Büyük kaplıca yanında bulunan ve Romalılara ait olduğu bilinen eski hamam kalıntılarından dolayı böyle bir fikre varılmıştır. Halk arasında da Roma hamamı olarak bilinen bu eski hamamda iki büyük havuz ve yeraltından çıkan termal suyun dinlendirildiği büyük bir depo mevcuttur. Bu depo ve havuzlar, yumurta akı ile karıştırılan toprak ve kilden müteşekkil bir karışım ile sıvanmıştır.

     12.Asırda  Anadolu’da 300 sıcak su hamamı bulunduğu belirtiliyor.

     Tarihi kaynaklar, 1402 Ankara Savaşı sırasında (belki de savaşdan hemen sonra Ankara’da kaldığı bilinen sekiz günlük süre içinde) Timur’un, aksayan bacağına şifa olsun diye bölgedeki kaplıcadan faydalandığını, sık sık banyo aldığını, hatta sıcaklığı 80º C olan kaplıca suyunda yıkanırken, bacağını birden suya soktuğunda yanma hissedip: ”Aman bre Kızılcahamam!” diye bağırdığını ve ilçenin isminin de buradan geldiğini belirtiyorlar.

      Ali Cevad Efendi’nin, “Memalik-i Osmaniyye’nin Tarih ve Coğrafya Lügatı” nda, ilçemizde “biri Sek Hamamı’nda, ikisi de Kızılca’da bulunan kaplıcalardan bahsederek, terkibinde şap, kükürt ve çelik olan kaplıcaların iç ve dış hastalıklara olağanüstü yarar sağladığı, Ankara ve civar illerden pek çok ahalinin tedavi için buraya gelip 60 odalı hanlarda kaldığını”  anlatılıyor.

      Ayrıca kaplıcalarımız, tarih bölümünde de belirttiğimiz gibi, 1914 yılında ilçe merkezinin Pazar’dan Kızılcahamam’a  taşınmasına da (Ankara Valiliği’nin başkent İstanbul’a yazdığı teklifde) sebep (ve bahane) teşkil etmiştir. Bu tarihde de hamam ve yanındaki 60 odalı bir handan bahsedilir.

      ATATÜRK ilçemizi ziyaret ettiği 16-17 Temmuz 1934 de büyük ve küçük kaplıcayı da gezmiş ve buraların geliştirilmesi yönünde direktifler vermiştir.

      Bu tarihlerde kaplıcalarımızın havuzları sıcak suların yerden kaynadığı yerde idi. Yani sıcak su  yeryüzüne çıktığı yerdeki havuza toplanır ve burada banyo alınırdı. Havuza da bir taş merdiven ile inilirdi.

      Kaplıcalarımız, böyle ilkel bir yapı ve kullanımda iken 1943 de zamanın Ankara valisi Nevzat Tandoğan’ ın yardımları ve bizzat katıldığı temel atma töreni ile yenilenmeye başlanıp bu günkü yerine yeniden inşa edilir. İnşaat devam ederken sıcak suyun kaybolduğu görüldü. 1945 yılında inşaatı bitirilen tesiste, erkek-kadın bölümleri, bu bölümlerde büyük mermer havuzlar, soyunma ve dinlenme yerleri yeniden düzenlenmiştir.

      O yıllarda Özel idare mülkiyetindeki kaplıcalar, 1961 yılında belediye tarafından 900.000 TL ye satın alınmıştır.

      İlçemize ilk fizik tedavi uzmanı olarak 1953 de Dr.Nusret Şakir bey atanır. 1960 sonrası ise, halkın yakından tanıdığı Dr.Hakkı Atay fizik tedavi uzmanı olarak çalışır ve sezonluk 600 hastaya zamanın teknolojisi ile hizmet verir.

      Son olarak da 1975 de ise zamanın belediyesi tarafından üstüne bir kat daha çıkılmış, ortasında göbek taşı bulunan yıkanma yeri havuzun olduğu bölümden ayrılarak sauna haline getirilmiş, soyunma  ve özel banyo kabinleri çoğaltılmış, fizik tedavi bölümü daha da geliştirilmiş ve idari bölümler eklenmiştir.

     1984’e kadar kaplıcalarımız kendi tabii kaynaklarını kullanıyorlardı. O yıl M.T.A. ve belediyenin ortak çalışması ile Küçük Kaplıca yanında yapılan sondajda çok miktarda sıcak su çıkarıldı ve kaplıcalara verilmeye başlandı. Kaplıcalarımız tabii çıkışlı 3 kaynağa ilave olarak jeotermal enerji temini için açılmış iki kuyudan daha beslenmektedir ve Ph değeri 7 dir. Kaynak akım değerleri ise 60 Lt/ Sn.dir.

      1994 de ise belediye tarafından girişe turnikeler konularak hem yaz aylarındaki  izdiham, hem de hamamdan faydalanma konusundaki spekülasyon önlenmiştir.

      Yapılan bu hizmetlere rağmen kaplıca tesislerinin yeterli olduğu söylenemez. 

      Gene de bu halleriyle bile kaplıcalarımıza olan talep her geçen gün artmaktadır. 1992 yılında günde ortalama 2.500-3.000 kişi girmekte iken, 1996 sezonu itibarı ile bu sayı 4.000’e çıkmıştır. Normal kapasiteleri ise günlük 15.000 kişi olarak tesbit edilmiştir. Bu artan talebe karşı gelirin de aynı şekilde arttığı düşünülürse, kaplıcaların maddi açıdan faydası ortaya çıkar.

      Kaplıcalarımıza sadece bölgesel misafirler değil, yurdun her tarafından tedavi amacı ile gelenler oluyor. Özellikle yazın (Haziran-Ekim arası) tedavi ve dinlenme amacı ile ilçeye gelenler çoğunlukla Zonguldak’lılardır. Bunun yanısıra  Malatya, Trabzon,  Çorum ve  Kastamonu yoğunlukta olmak üzere Doğu ve Güneydoğu’dan  gelenler olmakta ve en az on gün süre ile ilçemizde kalmaktadırlar.

      Tedavi için gelenlerin genelde Romatizma, Siyatik, cilt, kadın hastalıkları, bel ağrıları ve Egzema gibi hastalıklardan şikayetçi oldukları ve düzenli bir kaplıca tedavisinden sonra hemen hepsinin memnun olarak ayrıldıkları gözlenmektedir.

      İlçedeki termal suyun daha aktif ve modern bir şekilde kullanılması için 1994 den itibaren yoğun bir çalışma başlatılmış, bir çok proje hazırlanarak ihaleleri yapılmıştır. Bunların bir kısmı bitmiş, bir kısmı  2-3 yıl içinde hizmete girecektir.

      1-BÜYÜK KAPLICA:

      Günümüze kadar birkaç tadilat geçirmiş olan  tesis,1985 de son bir iç ve dış düzenleme ile biraz daha kullanışlı hale getirilmiştir. Bu değişiklikle  kurnalı yıkanma yerleri havuzun olduğu bölümden ayrılarak göbek taşı da ilave edilip  başka bir bölümde yeniden hizmete sunulmuştur. Ayrıca, mevcut soyunma kabinlerinin ve aileye mahsus küvetli özel kabinlerin sayıları da artırılmıştır.

      Üstüne bir de kat eklenen  kaplıca binasında ayrıca Fizik Tedavi bölümü ve idare büroları  yenilenmiştir. Girişe ise turnikeler konularak kolaylık sağlanmıştır.
Kadın ve erkek bölümleri simetrik olarak birbirinin benzeri olan kaplıcamıza ortalama olarak, günlük kışın 250, yazın ise 5.000 kişi girmektedir. 

      Belediye tarafından işletilmekte olan Büyük Kaplıca’nın su kapasitesi daha önce 3 Lt/Sn ve kendi tabii kaynağını kullanmakta iken,1984 yılında M.T.A. tarafından açılan kuyudan çıkarılan su verilmeye başlanmıştır.

      2-KÜÇÜK KAPLICA:

      Yenice Mahallesi Camii arkasında, küçük bir binada hizmet vermektedir. Açık bir soyunma yeri ile kurnalı bir yıkanma yeri ve havuz bölümünden ibaret olan bu kaplıcaya öğleye kadar erkekler, öğleden sonra da bayanlar girebilmektedir. Ortalama günlük giriş kışın 250, yazın ise 400 kişidir.

      1984 de çıkarılan su kullanılana kadar, bu kaplıcanın bir bölümünde kum ve böbrek taşı dökmeye yarayan ve sindirime iyi gelen ılık bir su akardı.

      Kaynak:www.kizilcahamam.bel.tr





 

 

 



 

 

 

 

 Kızılcahamam

 

 

 Kızılcahamam

 

 Kızılcahamam

 

 Kızılcahamam

 

 kızılcahamam




0 Yorum - Yorum Yaz

Başta Antrenör Ceyhun TAHMAZ ve Takım Menajeri - İdareci Cumhur KARADENİZ olmak üzere bütün sporcuları tebrik ederiz.

 




YEMEKLERİMİZ
 

Bazlama: Sacta pişirilmiş, mayalı, kalınca yuvarlak daire şeklindeki ekmek.

 

Cızlama: Yumurta, un, maya, tuz yoğrulup elde edilen cıvık hamur kaşıkla saca dökülüp oklava ile düzledikten sonra serilip pişirilerek yapılan hamur işi.

 

Gözleme: Oklavayla yazıldıktan sonra sac üzerinde pişirilip yağlanan hamur işidir.

 

Tarhana Çorbası: İlçemizde yapılan un tarhanasından yapılan çorba.

 

Yayla (Toyga) Çorbası: Yarma, pirinç, yoğurt, su karışımından kaynatılarak yapılır.

 

Kül Kömmesi: Yumurta, yoğurt, yağ, karbonat, su, tuz katıca yoğrulur.Meşe külünün içine gömülür, pişip kabarınca dilimlenip yenilir.

 

Mantı: Hamur açılıp küçük parçalar halinde kesilir, içine kıyma konulup uçları birleştirilir, sonra haşlanarak pişirilir ve sarımsaklı yoğurtla karıştırılıp üzeri soslanarak yenilir.

 

Sübüre: Makarna çeşitlerinin elde yapılanının geneline birden sübüre adı verilir. Bir çok çeşidi vardır.

 

Öllüğün Körü: Erişte kaynatılır süzülür, altına kavrulmuş kıyma, peynir, ceviz konulur tepsiye dökülüp pişirilir.Yağlanıp yenilir.

 

Pilav: Yöremizde yetiştirilen çeltik (pirinç) pilavı hemen hemen bütün köylerimizin meşhur yemeğidir. Pilav sebzeli, etli, tavuklu vb. pek çok çeşidiyle yapılır. Pirincin yanı sıra bulgur pilavı da yöremizde çeşitli şekillerde yapılır.

 

Kapama (Testi Pilavı): Büyük tencerenin içine kıyılmış kemikli veya kemiksiz etlerle doldurulmuş testi ters çevrilerek konulur. İçi yarıya kadar suyla doldurulur ve kaynatılır.Tencerenin içindeki testideki et suyun kaynamasıyla ve buharıyla pişer. Tencerenin suyuna pirinç salınır ve pişirilir. Suyunu çekince ocaktan indirilir, testinin eti, pilavın üzerine dökülüp yenir.

 
TATLILARIMIZ
 

Hoş ab (Hoş su)-Hoşaf: Şekerli ve meyveli kaynatılmış sudur. Üzüm, erik, kayısı ve elmalı çeşitleri vardır.

 

Hoşmerim: Sütle un karıştırılıp kızartılır.Tavada düzlenip iki tarafı kızartıldıktan sonra hafif soğutulup ılık şerbet dökülürek yapılan tatlı çeşididir.




0 Yorum - Yorum Yaz
 KIZILCAHAMAM İLÇEMİZİN KÖYLERİ
(Kaynak;   http://www.yerelnet.org.tr)
 
  
Köy Adı:Muhtar:2000 Nüfusu:İl
Merkezine
Uzaklığı
İlçe
Merkezine
Uzaklığı:
Muhtarlık
Telefonu:
AdaköyAli Tuncer48125 km47 km 
AksakŞevket Altınsoy6991 km13 km7365168
AlibeyA.Rıza Yıldırım55118 km40 km7312126
AşağıadaköyAli Özdemir3275 km47 km0 (312) 731 21 49
AşağıhüyükMahmut Çamlı126122 km44 km0 (312) 733 36 43
AşağıkeseMehmet Ünal2289 km11 km7361437
AkdoğanYaşar Özdoğan35589 km11 km7351025
AlpagutHacı Şahin70125 km37 km7343307
AşağıçanlıSüleyman Aydoğan3484 km6 km7361450
AyvacıkKamil Albayrak5695 km17 km7489119
BademliMustafa Kozan79130 km52 km7343252
BağlıcaEmiral Karakaya124112 km34 km7343110
BağörenYasin Ersoy100106 km28 km 
BalcılarYusuf Bülbül130102 km24 km7351315
BaşağaçNizami Coşkun15383 km44 km0 (312) 734 32 67
BayırköyMurat Gümüşsoy5695 km10 km0 (312) 736 47 52
BelpınarRamazan Akbaş84105 km27 km0 (312) 744 54 42
BerçinyayalarHüseyin Şahin111107 km29 km7335356
Beşkonakİsa Akbulut24399 km21 km0 (312) 744 51 23
BezcikuzörenSefa Alpagut35117 km39 km7312121
BinkozYakup Arslan107107 km29 km7412084
BulakDuran Arslanoğlu17592 km14 km7489055
CiğirlerRemzi Taşçı17580 km2 km7364836
BaşörenFerhat Danacı100122 km44 km7412207
KınıkCemal Hasipek113131 km53 km0 (312) 733 35 04
ÇavuşlarAbdurrahman Arıbal75104 km26 km7412242
ÇeçtepeAli Dokanak23959 km19 km7467205
ÇırpanCemalettin Demirtaş15653 km46 km7312151
ÇukurcaHalim Erkaya4093 km15 km747 01 33
ÇukurörenMustafa Eken9388 km10 km7364548
DeğirmenönüErgin Demirbaş109103 km25 km7412144
DemirciörenSezai Emiroğlu6479 km21 km0 (312) 741 22 51
Yeni DereneciAhmet Pak136102 km24 km0 (312) 733 52 20
Doğanözüİlhan Öztürk2897 km19 km7412134
DoymuşörenHasan Yıldız78104 km26 km0 (312) 741 20 42
EğerlialörenBahri Canbolat149101 km23 km0 (312) 749 01 17
EğerlidereköyMustafa Yılmaz180101 km23 km 
EğrlikuzörenAhmet Yalçınkaya127104 km26 km(0321) 749 01 51
EğerlibaşköyNasip Ergün669107 km29 km0312 740 00 10
EsenlerDurali Yahşi6163 km26 km7467170
GebelerMurtaza Güngör164106 km28 km7335006
Gölköyİsmail Tekgül1348 km35 km3454949
GökbelAbdullah Ünal48102 km24 km7335249
GümeleNuh Aydın128106 km28 km7343500
GüneysarayHalis Alagöz7680 km42 km0312 734 34 75
Güvem-Bucak MerkeziHasan Akmehmet18394 km16 km0 (312) 745 60 79
HıdırlarOrhan Acar216115 km37 km0 (312) 742 81 27
İycelerHarun Erden143105 km27 km 
İğdirAhmet Keşan8853 km25 km7467022
İğmirFaruk Tunca6868 km25 km7467361
İnceğizZiya Özkan7091 km13 km7412181
KaraağaçOsman Gazi Albayrak149101 km23 km3410654
KasımlarAli İhsan Alkan113114 km36 km7428088
KavaközüRafet Çetin85101 km23 km7428006
KırkırcaMehmet Uslu12052 km53 km7320030
KırköyMustafa Kadercan18672 km12 km7351243
KışlakHamza Demirhan10956 km46 km7343414
Kızıkİsmail Hakkı Özdoğan4356 km44 km7480081
KızılcaHulusi Uluhan5794 km16 km7412162
KızılcaörenDurali Taşçı20984 km6 km 
KocalarFahri Özer53107 km29 km7412241
KurumcuŞerafettin Üçpınar168119 km41 km0 (312) 734 33 82
KuşcuörenMehmet Özpek89115 km37 km7480047
MahkemeağcinRamiz Temur8399 km21 km0 (312) 741 20 28
OğlakçıVeysel Çiftçi7787 km9 km7366211
OlucakMetin Çakır81102 km24 km0 (312) 747 00 84
OrtaköySaadet Akyüz229111 km33 km0 (312) 749 50 27
OtacıMuhittin İrem23983 km23 km7460024
ÖrencikAli Ercan326125 km47 km0 (312) 732 00 82
BaşörenMevlüt Anayurt7463 km24 km7351188
KınıkAhmet Aydın10977 km29 km7478124
PazarAli Tüt209465 km24 km0 (312) 746 70 72
SalınSalih Bilgin900102 km24 km7445085
SaraçköyHasan Gülcemal10178 km30 km7467098
SarayköyMehmet Kocabaş6886 km8 km7365100
SaraycıkYakup Yurdakul3595 km17 km7412047
SazakHikmet Ataseven7092 km14 km7412240
SemelerMehmet Gökduman5392 km14 km7456124
SülelerAhmet Şenay396113 km35 km 
SemerAli Osman Geçer2042124 km45 km0 312 749 50 45
ŞahinlerMustafa Yılmaz32113 km35 km7335250
TahtalarSüleyman Doğan39100 km61 km0 (312) 733 35 74
TaşlıcaCelal Erşahin9875 km25 km0 (312) 735 12 66
TurnalıHüseyin Duran16127 km49 km7320134
UgurluZiya Akçakoca18162 km18 km7351183
ÜçbaşDurali Çalışkan17967 km11 km0 (312) 735 10 96
ÜyücekYusuf Çiçek69106 km28 km3239970
YıldırımçatakCemalettin Akdoğan93108 km30 km7470050
Yıldırımdemircilerİlyas Demircan61102 km24 km7470251
YıldırımhacılarHicabi Altun99100 km22 km7470029
YıldırımörenEşref Can98100 km22 km7470105
YıldırımyağlıcaSebahattin Ünal93105 km27 km7470040
YanıkAhmet Özbek19590 km12 km7489075
KalemlerMuammer Özyürek48124 km46 km3234264
KaracaörenRemzi İnan85101 km23 km7412008
YukarıkaraörenMuslu Sarıhan38368 km20 km 
YukarıçanlıMustafa Bozkurt261106 km28 km0 (312) 744 01 41
YukarıhüyükHalil Böke43125 km47 km7333634
YukarıkeseMurat Sarı254113 km35 km0 (312) 744 00 83
YağcıhüseyinDurali Bakır121107 km29 km7445284
YakakayaAbdullah Arslan127119 km41 km0 (312) 748 00 61
YeşilköyDursun Kurnaz91110 km32 km 
BerçinçatakHasan Doğan102125 km35 km 
P.BaşörenMevlüt Anayurt7478 km27 km0 (312) 735 11 88
Akçaören  kmkm 




                        

Kaynak:"Esyav- Kızılcahamam-Çamlıdere Eğitim ve Sosyal Yardımlaşma Vakfı"

Kızılcahamam İlçesi Ankaraya 57 km uzaklıktadır. Ancak ilk bilinen ilçe merkezi  bugünkü  Demirciören  köyü yerleşim  yeri olup, kayıtlarda Yabanabat  olarak geçmektedir. 1880 yılında ilçe merkezi eski adı çorba olan şimdiki Pazar bucağına taşınmış ve 1915 yılında bugünkü yerleşim yerine nakledilmiştir. Bölgemizde  bulunan Hitit devri kalıntıları göz önünde tutulursa bölgenin yerleşim yeri olarak tarihinin M.Ö.' ki dönemlere dayandığı anlaşılmaktadır.

Kızılcahamam ilçesi doğudan Çubuk, batıdan Çamlıdere ve Güdül, kuzeyden Çankırı'nın Çerkeş ve Bolu'nun Gerede ilçesi ile güneyden Ayaş ve Kazan ilçeleriyle çevrilidir.

İlçemizde Kurtboğazı, Eğrekkaya ve Akyar barajları mevcut olup bu barajlar Ankara’nın sulama ihtiyacını karşılayan barajlardır. Akyar barajının suyu Eğrekkaya barajına ve oradan da Kurtboğazı barajına transfer edilmektedir.   Kızılcahamam İlçesi yeraltı suları bakımından zengindir. Özellikle şifalı kaplıcaları meşhurdur. Kızılcahamam  İlçesinde  karasal  iklim hüküm sürmesine  karşın yapılan barajlar ve Karadeniz’e yakınlığından dolayı Batı Karadeniz iklimi özellikleri de görülmektedir. Yağmurlar İlkbaharda yoğun olmakla beraber, Ormanlık alanın fazla olmasından dolayı yıl itibari ile yağışlı günler daha fazladır. İlçenin ortalama sıcaklığı +11 C 'dir. En yüksek sıcaklık ağustos ayında 34 C , en düşük sıcaklık şubat ayında  -20 C ' olarak tespit  edilmiştir. 

Kızılcahamam İlçesinde ortalama nem % 66 ' dır. En yüksek nem kış aylarında % 76, en düşük Eylül ayında % 4 olarak tespit edilmiştir.            

Kızılcahamam İlçesi 1711.87 Km2 ' lik alan üzerine kurulmuş olup, merkezinin rakımı 975 metredir.

Kaynak: www.kizilcahamam.gov.tr









 



 

 


Daha Büyük Haritayı Görüntüle





Üyelik Girişi
Hava Durumu
Anlık
Yarın
7° 3°
Takvim
Saat